ISSN 2149-2263 | E-ISSN 2149-2271 Home      
 
Volume : 8 Issue : 5
Current Issue Archive Popular Article Ahead of Print

   
Quick Search





 
Anatol J Cardiol: 8 (5)
Volume: 8  Issue: 5 - October 2008
Hide Abstracts | << Back
EDITORIAL
1.Advancements
Bilgin Timuralp
PMID: 18849220  Page 323
Abstract | Full Text PDF

ORIGINAL INVESTIGATION
2.CETP TaqIB polymorphism in Turkish adults: association with dyslipidemia and metabolic syndrome
Bilge Özsait, Evrim Kömürcü Bayrak, Mehveş Poda, Gu&776;nay Can, Gülay Hergenç, Altan Onat, Steve E. Humphries, Nihan Erginel-ünaltuna
PMID: 18849221  Pages 324 - 330
Amaç: Bu çalışmada, kolesteril ester transfer proteini (CETP) TaqIB polimorfizmi ile metabolik sendrom (MetS) gözlenme riski arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır.
Yöntemler: TEKHARF takip çalışması dahilinde kesitsel olarak dizayn edilen bu çalışmada, rastgele seçilen 1585 kişinin genomik DNA’sı ayrıştırıldı ve TaqMan sistemi kullanılarak genotipleme yapıldı. ANOVA, Ki-kare, tek-yönlü analiz ve lojistik regresyon modelleri kullanılarak genotiplerin klinik ve biyokimyasal ölçütler ile ilişkisi incelendi.
Bulgular: B1B1, B1B2 ve B2B2 genotiplerinin frekansları sırası ile %33.3, %46.4 ve %20.3 olarak tespit edildi. B2B2 genotipinin yüksek HDL-K (yüksek dansiteli lipoprotein-kolesterol) seviyeleri ile ilişkili olduğu gözlendi (p<0.0001). Çalışma grubu, cinsiyet ve yaş için ayarlandıktan sonra, B2B2 genotipindeki bireylerin, HDL-K seviyelerinin B1B1 genotipindeki bireylere göre, %15.9 daha yüksek olduğu tespit edildi. Ayrıca, diğer genotiplerle karşılaştırıldığında, B2B2 genotipi varlığında dislipidemi gözlenme riskinin, daha düşük olduğu belirlendi (%30.9 nondislipidemik ve %69.1 dislipidemik, p=0.001). Yaş, çevresel faktörler ve genotiplerin dahil edildiği bir lojistik regresyon modelinde, B1 allel taşıyıcısı kadınlarda, MetS için 1.49 kat (OR=1.49, %95 GA; 1.03-2.14, p=0.032) daha yüksek oranda risk olduğu tespit edildi.
Sonuç: Bu sonuçlar B1 allelinin kadınlarda MetS ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Ancak, yetişkin Türk toplumunda TaqIB polimorfizminin aterojenik dislipidemi haricinde MetS’un diğer bileşenleri ile ilişkili olmadığı gözlenmiştir.
Objective: In this study, our aim was to investigate the association of cholesterol ester transfer protein (CETP) TaqIB polymorphism with the likelihood of metabolic syndrome (MetS).
Methods: Study was designed as a cross-sectional analysis of the Turkish Adult Risk Factor follow-up study. Randomly selected sample of 1585 persons were included in the analyses. Genomic DNAs were isolated and the genotyping was performed using TaqMan system. ANOVA, Chi-square, univariate analyses and logistic regression models were used to investigate the association of genotypes with clinical and biochemical measurements.
Results: The frequencies of the B1B1, B1B2 and the B2B2 genotypes were 33.3%, 46.4% and 20.3%, respectively. The B2B2 genotype was associated with elevated high-density lipoprotein -cholesterol (HDL-C) levels (p<0.0001). After adjusting for sex and age B2B2 individuals had 15.9% higher HDL-C levels than B1B1 individuals. Furthermore, the likelihood of dyslipidemia was lower in the presence of the B2B2 genotype (30.9% non-dyslipidemic vs. 69.1% dyslipidemic, p=0.001) when compared to the other genotypes. Moreover, in a logistic regression model comprising age and environmental factors, B1 allele carriers showed higher odds ratios of 1.49 (OR=1.49, 95% CI; 1.03-2.14, p=0.032) for MetS only in females.
Conclusions: These results suggest that B1 allele is associated with MetS in adult females. However, TaqIB polymorphism appears not associated with the components of MetS other than atherogenic dyslipidemia in adult Turkish population.

3.G protein β3 subunit gene polymorphism in Turkish hypertensives
Emin Alioğlu, Ertuğrul Ercan, İstemihan Tengiz, Ahmet Yıldız, Uğur Önsel Türk, Serkan Saygı, F. Sırrı Çam, Afig Berdeli
PMID: 18849222  Pages 331 - 335
Amaç: G protein sistemi intrasellüler sinyal iletimi yolaklarının, en önemli düzenleyicilerinden birisidir. G protein β3 subunitindeki C825T polimorfizmi intrasellüler sinyal transdüksiyonundaki artış ile ilişkilidir. C825T alleli ile hipertansiyonu da içeren çeşitli kardiyovasküler risk faktörleri arasındaki ilişki bilinmektedir. Bu çalışmada amacımız, Türk toplumunda C825T polimorfizmi ile hipertansiyon arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.
Yöntemler: Vaka-kontrollü, enine-kesitsel çalışmaya esansiyel hipertansiyonu olan 209 hasta (hasta grubu) ve kan basıncı normal olan 82 birey (kontrol grubu) alınmıştır. G protein β3 subunitindeki C825T polimorfizmi polimeraz zincir reaksiyonu ile belirlendi. Hipertansiyon tanısı JNC VII kriterlerine göre konuldu. istatistiksel analiz Ki-kare, ve eşleştirilmemiş t testi ile yapıldı. Hipertansiyon ile genotip arasında ilişki lojistik regresyon analiz ile incelendi.
Bulgular: G protein β3 subunitindeki C825T polimorfizmi frekansı (CC, CT, TT) hipertansif grupta ve kontrol grubunda sırası ile %17.7, %59.3, %23.0 ve %32.9, %48.8, %18.3, olarak saptandı (χ2=7.963, p=0.019). Lojistik regresyon analizinde CC genotipine göre CT (OR=2.262 (%95GA 1.228-4.167, p=0.009) ve TT (OR=2.335, %95GA 1.089-5.008, p=0.029) genotiplerinde hipertansiyon olma riski sırası ile 2.2 ve 2.3 kat olarak artmış olarak hesaplanmıştır.
Sonuç: Mevcut bulgular, Türk toplumunda G protein β3 subunitindeki C825T polimorfizmi ile sistolik ve diyastolik kan basıncı arasında bir ilişki söz konusu olduğunu göstermektedir. Ayrıca, bu çalışmada esansiyel hipertansiyona duyarlılık geni, G protein β3 subunitindeki C825T polimorfizmi olabileceği gösterilmiştir.
Objective: G protein is one of the most important regulators of intracellular signaling pathways. C825T polymorphism of G protein β3 subunit is associated with increased intracellular signal transduction. The 825T allele has been found associated with a variety of cardiovascular risk factors, including hypertension. The aim of the present study was to investigate the association between the C825T polymorphism of the G protein β3 subunit and essential hypertension in Turkish population.
Methods: This cross-sectional, case-controlled study included 209 patients with essential hypertension (Patient group) and 82 subjects with normal blood pressure (Control group). The G protein β3 subunit C825T gene polymorphism was determined by polymerase chain reaction. Hypertension was defined according to JNC VII criteria. Statistical analysis was performed using Chi square and unpaired t tests. Logistic regression analysis was used to study association between hypertension and genotypes.
Results: We found that the frequencies of the G protein β3 subunit C825T polymorphism in hypertensive and control groups were 17.7%, 59.3%, 23.0% and 32.9%, 48.8%, 18.3%, (CC, CT, TT) respectively (χ2=7.963, p=0.019). In the multivariate logistic regression analysis CT genotype had 2.2 (OR=2.262, 95% CI 1.228-4.167, p=0.009), and TT genotype had 2.3 times (OR=2.335, 95% CI 1.089-5.008, p=0.029) greater risk of hypertension compared to CC genotype.
Conclusion: It seems that the G protein β3 subunit C825T gene polymorphism is associated with systolic and diastolic blood pressure. Furthermore, the study indicates that the G protein β3 subunit may be a susceptible gene to essential hypertension.

4.Correlation between educational status and cardiovascular risk factors in an overweight and obese Turkish female population
Sinan Tanyolaç, Ayşe Sertkaya Çıkım, Adil Doğan Azezli, Yusuf Orhan
PMID: 18849223  Pages 336 - 341
Amaç: Obezite prevalansı tüm dünyada ve ülkemizde hızla artmaktadır. Eğitim düzeyleri arasındaki farklılıklar bu artışta önemli rol oynamaktadır. Bu çalışmamızda eğitim düzeyinin fala kilolu ve şişman Türk kadınlarında şişmanlık ve kardiyovasküler risk faktörleri üzerindeki etkisi değerlendirilmiştir.
Yöntemler: Bu çalışmada İstanbul Tıp Fakültesi obezite polikliniğine başvurmuş 3080 fazla kilolu (n= 633) ve şişman kadın (n= 2447) retrospektif olarak değerlendirildi. Eğitim düzeyi kişilerin en son mezun oldukları dereceye göre sınıflandırıldı. Hastaların biyolojik ve antropometrik parametreleri değerlendirildi. Eğitim düzeyleri ile kardiyovasküler risk faktörleri arasında iliflki lojistik regresyon analiz ile değerlendirildi.
Bulgular: Eğitim düzeyi sürekli değişkenler (yaşı ve vücut kitle indeksi) ile kontrol edildikten sonra, bel çevresi, total ve yüksek-yoğunluklu lipoprotein (HDL) kolesterol, trigliserid, düşük-yoğunluklu lipoprotein (LDL)-kolesterol ve glükoz değerleri ile anlamlı korelasyon göstermektedir. Düşük eğitim düzeyli hastalarda yüksek okul mezunu hastalara oranla kardiyovasküler risk faktörlerine 1.93 (%95 GA -1.56-2.39, p=0.001) kat daha fazla rastlanmıştır. Metabolik sendrom prevalansı ve kardiyovasküler risk faktörleri düşük eğitim düzeyindeki hastalarda daha yüksek bulunmuştur [OR=2.02,(%95GA 1.53-2.67, p=0.001).
Sonuç: Düşük eğitim düzeyi fazla kilolu ve şişman Türk kadınlarında şişmanlık gelişimi ve şişmanlıkla ilgili hastalıkların gelişmesinde önemli bir problemdir. Toplumsal tabanlı bilgilendirme ve eğitim politikaları şişmanlık ile ilgili hastalıkların ve kalp-damar hastalıklarına bağlı ölümleri önleyecektir.
Objective: The prevalence of obesity is rapidly increasing in Turkey as well as all over the world. Educational inequalities play an important role in the development of obesity. In this study, our aim is to evaluate how educational status affects obesity and cardiovascular risk factors in the overweight and obese Turkish female population.
Methods: In this study, 3080 overweight (n=633) and obese (n=2447) Turkish women who applied to ‹stanbul Faculty of Medicine Obesity Outpatient Clinic were evaluated retrospectively. Educational status was classified according to the subjects’ latest term of education. Subjects were evaluated in terms of anthropometric and biochemical parameters. The association of educational level with cardiovascular risk factors and metabolic syndrome were analyzed using logistic regression analysis.
Results: Educational levels after adjusted continuous variables (age and body mass index) showed significant correlation with waist circumference, total and high-density lipoprotein cholesterol, triglycerides, low-density lipoprotein cholesterol and glucose. Low educated class (LEC) had a 1.93 (95% CI - 1.56-2.39, p=0.001) fold increased risk than high educated subjects for cardiovascular risk factors. Metabolic syndrome prevalence was more prevalent and significant risk increase was observed in LEC (OR = 2.02, 95% CI -1.53-2.67, p=0.001).
Conclusions: Low educational status is a contributing factor for development of obesity and increased risk for obesity related disorders in the Turkish overweight and obese female population. Population based information and educational policies might prevent obesity related disorders and decrease cardiovascular mortality.

5.Relationship between serum leptin levels and left ventricular hypertrophy in obese hypertensive patients
Özgür Kartal, Volkan İnal, Oben Baysan, Kenan Sağlam
PMID: 18849224  Pages 342 - 346
Amaç: Hipertansiyon ve şişmanlık günümüzde önemli bir ölüm ve morbidite nedenidir. Daha önce yapılan çalışmalarda hipertansiyon ve şişmanlığın yüksek leptin düzeyleri ile ilişkisi ortaya konulmuştur. Bu çalışmada; hipertansiyon evresi, vücut kitle indeksi (VKİ), sol ventrikül hipertrofisi (SVH) ve leptin düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır.
Yöntemler: Bu enine-kesitsel, vaka-kontrollü çalışmada ilk kez tanı konulan 80 esansiyel hipertansiyon hastası; JNC VII sınıflamasına göre evre 1 ve 2, VKİ’lerine göre (1) 18-24.99 kg/m2 normal, (2) 25-26.99 kg/m2 aşırı kilolu ve (3) ≥27 kg/m2 üzeri şişman olarak sınıflandırılmıştır. Tüm hastalara ekokardiyografik inceleme yapılmış ve leptin düzeyleri ölçülmüştür. İstatistiksel analiz Wilcoxon sign rank, Mann Whitney U ve Kruskal Wallis testleri ile yapıldı. Leptin düzeyi ile klinik değişkenler arasında ilişki lojistik regresyon analiz ile incelendi.
Bulgular: Çalışmaya alınan toplam 80 (36E, 44K) hastanın yaş ortalaması 48.9±1.3 olup, ortalama kan basınçları 155±1.1/95.1±0.7 mmHg’dır. Hastaların kan basınçları, Evre-1 grubunda (n=32) 149.7±0.5/90.9±0.6 mmHg ve Evre-2 grubunda (n=48) 168.5±1.6/102.9±0.9 mmHg olarak, ayrıca VKİ’leri, normal kilolu grupta (n=26) 22.7±0.3 kg/m2, aşırı kilolu grupta (n=19) - 26.1±0.2 kg/m2 ve şişman grupta (n=35) - 30.9±0.5 kg/m2 olmak üzere ölçülmüştür. Çalışmada hipertansiyon evreleri ve VKİ grupları arasında SVH açısından anlamlı farklılık bulunamamıştır (p>0.05). Evre-I ve evre -II hipertansiyonlu hastalarda leptin düzeyleri benzer idi (sırası ile 33.5±2.9 ng/ml ve 37.3±3.6ng/ml, p>0.05). Leptin düzeyi şişman grupta normal kilolu ve aşırı kilolu gruplara göre daha yüksek idi (40.9±3.2 ng/ml’ye karşı 28.5±3.6 ng/ml ve 32.8±4.9 ng/ml, p<0.01). Sol ventrikül hipertrofisi mevcudiyeti olan grupta SVH olmayan grubuna göre leptin düzeyi istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek tespit edildi (51.40±5.1 ng/ml’ye karşı 28.30±4.20 ng/ml, p<0.05). Lojistik regresyon analizinde leptin düzeyi, hipertansiyon evresi ve VKİ sınıflamasından bağımsız olarak SVH ile ilişkili olduğu saptandı (OR - 1.7, %95 GA - 1.2-1.9, p<0.05).
Sonuç: Çalışmamızda hipertansiyon evresi ve VKİ sınıflamasından bağımsız olarak leptin düzeyleri ile SVH arasında pozitif ilişki saptanmıştır. Bu bulgular, yüksek leptin düzeylerinin; hipertansiyon evresi ve VKİ sınıflamasından bağımsız olarak SVH ile birlikteliğine iflaret ettiğini düşündürmektedir. Leptin bu etkisini sempatik aktivasyon veya direk kalpteki reseptörler aracılığıyla ya da proliferatif etkisi ile gösteriyor olabilir.
Objective: Previous studies showed relation between elevated serum leptin levels (SLL) and hypertension. The aim of this study was to evaluate relationship between SLL and left ventricular hypertrophy (LVH) and body mass index (BMI) in obese hypertensive patients.
Methods: Eighty patients with newly diagnosed essential hypertension were included in this cross-sectional, case-controlled study. Hypertensive patients were classified as; level-I or level-II according to JNC-VII classification and as normal weighted (18-24.99 kg/m2), over weighted (25-26.99 kg/m2) and obese (27 kg/m2 and above) according to BMI’s. All the patients were evaluated by echocardiography and blood samples were withdrawn for determination SLL. Statistical analysis was performed using Wilcoxon sign rank, Mann Whitney U and Kruskal Wallis tests. Logistic regression analysis was applied for the evaluation of relationship between SLL and clinical variables.
Results: Mean levels of arterial blood pressure (ABP) of total 80 patients (36 males and 44 females) was 155±1.1/95.1±0.7 mmHg and the mean age was 48.9±1.3 years. Patients with level I hypertension (n=32) had mean ABP of 149.7±0.5/90.9±0.6 mmHg and with level-II hypertension (n=48) - mean ABP 168.5±1.6/102.9±0.9 mmHg. The mean BMI in normal weighted group (n=26) was 22.7±0.3 kg/m2, over weighted group (n=19)-26.1±0.2 kg/m2 and obese group (n=35)-30.9±0.5 kg/m2. There were no differences in LVH incidence between hypertension level groups and BMI groups (p>0.05). Serum leptin levels were similar in patients with level I and level II hypertension (33.5±2.9 ng/ml and 37.3±3.6ng/ml, respectively, p>0.05). However, leptin levels were higher in obese patients as compared with normal and over weighted patients (40.9±3.2 ng/ml versus 28.5±3.6 ng/ml and 32.8 ± 4.9 ng/ml, p<0.01). Patients with LVH had significantly higher levels of leptin as compared with patients without LVH (51.40±5.1 ng/ml versus 28.30±4.20 ng/ml, p<0.05). Logistic regression analysis demonstrated that SLL independently of blood pressure and BMI is related with LVH (OR - 1.7, %95 CI - 1.2-1.9, p<0.05).
Conclusion: Our study showed that elevated serum leptin levels are significantly related with LVH independently of body mass index and level of blood pressure. Thus, elevated SLLs, independently of hypertension level and BMI classification, coexist with LVH. Sympathetic activation or direct cardiac receptor activation or proliferative effects of leptin may be responsible for this coexistence.

EDITORIAL COMMENT
6.Is leptin an independent risk factor for development of left ventricular hypertrophy in obese hypertensive patients?
Teoman Kılıç
PMID: 18849225  Pages 347 - 349
Abstract | Full Text PDF

ORIGINAL INVESTIGATION
7.Long-term safety and efficacy of right ventricular outflow tract pacing in patients with permanent pacemakers
Okan Erdoğan, Meryem Aktöz, Armağan Altun
PMID: 18849226  Pages 350 - 353
Yöntemler: Prospektif, kontrollü bu klinik çalışmada kalp pili polikliniğinde takip edilen ve sağ ventrikül çıkış yoluna ventrikül elektrodunun yerleştirildiği 16 hasta (Grup 1) ile apikal pozisyona yerleştirilen 16 hasta (Grup 2) karşılaştırıldı. Tüm hastalarda çeşitli firmaların aktif elektrodu kullanılmıştı. Grup içi ve gruplar arası eşik değerleri, direnç ölçümleri ve R dalga boyları implantasyon esnasında ve geç dönemde karşılaştırıldı. İstatistiksel analiz Ki-kare, Mann-Whitney U ve Wilcoxon Rank testleri ile yapıldı.
Bulgular: Uzun dönem takip süreleri Grup 1’de ortalama 38.3±18.0 ay ve Grup 2’de 30.4±20.0 ay olarak bulundu (p=0.255). Eşik değerleri, direnç ölçümleri ve R dalga boyları her iki grup arasında erken ve geç dönemde benzer bulundu. Uzun dönemde işleme bağlı komplikasyon ve elektrod problemi gözlenmedi.
Sonuç: Uzun dönem takipte kalıcı kalp pili olan hastalarda sağ ventrikül çıkış yolu uyarı yeri emniyetli gözükmekte ve apikal uyarı yeriyle karşı- laştırıldığında da benzer eşik ve direnç ölçüm değerleri göstermektedir.
Objective: The aim of the present study was to investigate long-term safety and change in pacing parameters of right ventricular outflow tract (RVOT) pacing.
Methods: This prospectively designed controlled clinical study comprised patients in Group 1 (n= 16) and Group 2 (n= 16) who were paced in RVOT and right ventricular apex (RVA), respectively, and were selected from patients with permanent pacemakers who were routinely followed up at our pacemaker clinic. Commercially available active fixation leads were used in all patients. Pacing parameters were compared at implant and long-term follow-up visits. Statistical analyses were performed using Pearson Chi-Square, nonparametric Mann-Whitney U and Wilcoxon Signed Ranks tests.
Results: The mean duration of follow-up was 38.3±18.0 months for RVOT and 30.4±20.0 months for RVA (p=0.255). Impedance values, pacing thresholds and R wave amplitudes measured at implant and last pacemaker check did not significantly differ between RVOT and RVA pacing groups. There was no lead dislodgment or any other procedure related complication during follow-up.
Conclusion: Right ventricular outflow tract pacing site is safe and pacing impedance and threshold values are comparable with conventional RVA pacing in the long-term.

8.The effect of preoperative circadian blood pressure pattern on early postoperative outcomes in patients with coronary artery bypass graft surgery
Muzaffer Bahçivan, Okan Gülel, Fersat Kolbakır
PMID: 18849227  Pages 354 - 359
Amaç: Bu prospektif çalışmanın amacı koroner arter baypas greftleme (KABG) operasyonu olan hastalarda, preoperatif sirkadiyan kan basıncı paterninin erken postoperatif seyir üzerindeki etkisini araştırmaktır.
Yöntemler: İzole KABG operasyonu planlanan 130 hasta (80 erkek, 50 kadın) çalışmaya dâhil edildi. Bütün hastalarda operasyondan 24 saat önce kan basıncı ölçümleri yapıldı ve hastalar dipper (79 hasta) ve non-dipper (51 hasta) fenomenin varlığına göre 2 gruba ayrıldı. Gecelik sistolik ve diyastolik kan basıncı değerleri %10’dan daha az düzen hasta grubu non-dipper olarak tanımlandı. Her iki grup postoperatif intraaortik balon pompas› (IABP) ihtiyacı, inotrop ilaç ihtiyacı, ekstübasyon zamanı, yoğun bakımda ve hastanede kalış süresi, renal yetersizlik, inme, malign ventriküler aritmi, atriyal fibrilasyon, düşük kardiyak debi sendromu, postoperatif miyokard infarktüsü ve mortalite açısından karşılaştırıldı. İstatistiksel değerlendirmede Ki-kare, eşleştirilmemiş t ve Mann Whitney U testleri kullanıldı. Non-dipper fenomeni ile postoperatif komplikasyon riskleri lojistik regresyon analizi yapılarak araştırıldı.
Bulgular: Dipper karakter gösteren hastalarla karşılaştırıldığında, non-dipper grupta inotropik ilaç ihtiyacı (%37.5’a %62.5), düşük kardiyak debi sendromu (%30.4’a %69.6), postoperatif miyokard infarktüsü (%28.6’e %71.4) ve malign ventriküler aritmiler (%27.8’e %72.2) daha fazlaydı (p<0.05). Lojistik regresyon analizinde sonuçlar şu şekildeydi; kardiyopulmoner baypas zamanı (OR=1.038, %95GA 1.016-1.060 p=0.001), postoperatif inotropik ajan ihtiyacı (OR=4.014, %95GA 1.235-13.047, p=0.021), düşük kardiyak debi sendromu (OR=4.159, %95GA 0.921-18.775, p=0.064), malign ventriküler aritmi (OR=4.653, %95GA 0.964-22.456, p=0.056) postoperatif IABP ihtiyacı (OR=6.625, p=0.010, %95GA(1.564-28.069), postoperatif miyokard infarktüsü (OR=7.629, %95GA 1.448-40.177, p=0.017).
Sonuç: Dipper ve non-dipper fenomen, KABG operasyonu geçirecek hastalarda erken postoperatif mortalite ve morbiditeyi tayin etmede basit bir analiz yöntemi olabilir.
Objective: The aim of this prospective study was to evaluate the relationship between preoperative circadian blood pressure pattern and early postoperative course in patients undergoing coronary artery bypass graft (CABG) surgery.
Methods: One hundred and thirty patients planning to undergo isolated CABG operation were included to the study (80 men; 50 women). All patients were studied with ambulatory blood pressure monitoring performed 24 hours before surgery and were divided into 2 groups according with presence (79 patients) or absence (51 patients) of dipper phenomenon. Non-dippers were defined as those with a nocturnal reduction of systolic and diastolic blood pressures of less than 10% of daytime pressures. Both groups were compared with each other from the aspect of postoperative need for intraaortic balloon counterpulsation (IABP), inotropic drug support, extubation time, length of intensive care unit and hospitalization stays, renal failure, stroke, malignant ventricular arrhythmia, atrial fibrillation, postoperative myocardial infarction and cardiac mortality. Statistical analyses were performed using Chi-square, unpaired t and Mann-Whitney U tests. Logistic regression analysis was performed to establish associations of non-dipper phenomenon with the risk of postoperative complications.
Results: When compared with the dipper patients, need for inotropic medications (37.5% vs. 62.5%), low cardiac output syndrome (30.4% vs. 69.6%), postoperative myocardial infarction (28.6% vs. 71.4%) and malignant ventricular arrhythmias (27.8% vs. 72.2%) were higher in the non-dipper patients (p<0.05 for all). Logistic regression analysis demonstrated that non-dipper phenomenon after CABG was associated with longer cardiopulmonary bypass time (OR=1.038, 95%CI 1.016-1,060, p=0.001), more need for postoperative inotropic agent (OR=4.014, 95%CI 1.235-13,047, p=0.021) and postoperative IABP (OR=6.625, 95%CI 1.564-28.069, p=0.01) support, higher risk of low cardiac output syndrome (OR=4.159, 95%CI 0.921-18.775, p=0.064), malignant ventricular arrhythmia (OR=4.653, 95%CI 0.964-22,456, p=0.056) and postoperative myocardial infarction (OR=7.629, 95%CI 1.448-40.177, p=0.017).
Conclusion: Dipper and non-dipper phenomenon can be used as a simple analysis tool for assessing early postoperative mortality and morbidity.

9.Factors associated with long-term survival following cardiac transplantation
Başar Sareyyüpoğlu, Kaan Kırali, Deniz Göksedef, Murat Balent Rabuş, Altuğ Tuncer, Vedat Erentuğ, Denyan Mansuroğlu, Cevat Yakut
PMID: 18849228  Pages 360 - 366
Amaç: Günümüzde kısa ve uzun dönem sağ kalımda elde edilen gelişmeler sonrasında kalp nakli daha tercih edilebilir küratif bir tedavi yöntemi olmuştur. Bu çalışmanın amacı, kliniğimizin gerçekleştirdiği kalp nakli girişimlerinin uzun dönem sonuçlarını irdelemektir.
Yöntemler: Kırk dört hasta 1989 ile Kasım 2006 arasında kalp nakli ameliyatına alındı. Bu çalışma retrospektif olarak dizayn edilmiş olup, hastalara ait veriler hastane kayıtlarından toplanmıştır. Bu çalışmaya ameliyat tarihi üzerinden en az 2 yıl geçen 33 hasta dâhil edildi. Hastalar 2 gruba ayrıldı: Grup A’da kalp naklinden sonra en az 1 ay yaşamış, fakat 2 sene içinde kaybedilmiş 16 hasta yer almaktayken, Grup B’de 2 seneden fazla yaşayan 17 hasta yer almaktaydı. Tüm hastalar üçlü immünospressif (siklosporin, azatioprin, kortikosteroid) tedavi gördü. İstatistiksel analiz Fischer ve Mann Whitney U testleri, ve çoklu regresyon analizleri ile yapıldı. Sağkalım Cox oransal hazard regresyon analiz ile incelendi.
Bulgular: Grup B hastaları Grup A'ya göre daha düşük pre-transplant kreatinin seviyesine (0.93±0.28 mg/dl karşın 1.16±0.21 mg/dl, p=0.033), daha genç yaşta vericiye (24.5±6.3 yıl karşın 30.1±8.1 yıl, p=0.017) ve daha fazla erkek donöre (%82.3 karşın %50, p=0.05) sahipti. Perioperatif ve takip analizlerine göre uzun sağkalıma sahip hastalar daha kısa sürede kaybedilen gruba nazaran daha kısa iskemik (141.5±33.2 dak karşın 182.5±49.2 dak, p=0.007) ve aortik kros klemp (65.9±10.2 dak karşın 83.6±7.9 dak, p<0.001) sürelerine, daha az kan ürünü kullanımına (3.4±1.6 üniteye karfl›n 5.0±1.5 ünite, p=0.01), transplantasyondan sonra daha iyi fonksiyonel kapasiteye (NYHA 1±0 karşın 1.63±0.72, p=0.014) ve daha az akut rejesiyon ataklarına (%11.8 karşın %68.8, p<0.001) sahipti. Cox oransal hazard regresyon analizi yüksek preoperatif kreatinin seviyesini (HR=42.6, %95 GA 4.67-388.21, p=0.001), akut rejeksiyonu (HR=4.45, %95GA 1.44-13.77, p=0.01), erken postoperatif fonksiyonel kapasiteyi (HR=4.84, %95GA 1.9-12.27, p=0.001;) ve postoperatif ilk 6 aydaki yetersiz rejeksiyon takibini (HR=0.2, %95 GA 0.07-0.67, p=0.008) uzun dönem sağ kalımı olumsuz etkileyen faktörler olarak ortaya koydu.
Sonuç: Uzun dönem sağ kalımı etkileyen en önemli faktör, genç erkek donörlerden alınan kalbin ek kısa iskemik sürede nakledilmesidir. Kalp nakli programlarında uygulanması gereken en önemli strateji iskemik sürenin en aza indirilmesi ve sıkı postoperatif takibin uygulanmasıdır.
Objective: By improving short and long-term survivals, cardiac transplantation would be a more realistic curative treatment modality. The aim of this study was to evaluate factors associated with the long-term survival following cardiac transplantations in our center.
Methods: Forty-four patients were operated on cardiac transplantation between 1989 and November 2006. The study was designed in a retrospective manner and all data were collected from hospital records. Our study population consisted of 16 patients (Group A) who survived >1 month, but died <2 years after cardiac transplantation and 17 patients (Group B) who survived more than 2 years. All patients had triple immunosuppressive therapy (cyclosporine, azathioprine, corticosteroid). Statistical analyses were performed using Fischer’s exact and Mann Whitney U tests, and multivariate regression analysis. Survival was analyzed using Cox proportional hazard regression analysis.
Results: Group B patients had lower pre-transplant creatinine levels (0.93±0.28 mg/dl vs. 1.16±0.21 mg/dl, p=0.033) younger donor age (24.5±6.3 years vs. 30.1±8.1 years, p=0.017) and more male donors (82.3% vs. 50%, p=0.05) as compared with Group A patients. The perioperative and follow-up analysis showed that patients with long-term survival had shorter ischemic time (141.5±33.2 min vs. 182.5±49.2 min, p=0.007), aortic cross clamp time (65.9±10.2 min vs. 83.6±7.9 min, p<0.001), less amount of blood transfusion (3.4±1.6 units vs. 5.0±1.5 units, p=0.01), better NYHA status after operation (1±0 vs. 1.63±0.72, p=0.014) and less frequent acute rejection episodes (11.8% vs. 68.8%, p<0.001) than those with short-term survival after operation. Cox proportional hazard regression analysis showed higher preoperative creatinine level (HR=42.6, 95% CI 4.67-388.21, p=0.001), acute rejection (HR=4.45, 95% 1.44-13.77, p=0.01), early postoperative functional status (HR=4.84, 95% CI 1.9-12.27, p=0.001) and unsatisfactory rejection surveillance protocol in the first 6 months after transplantation (HR=0.2, 95% CI 0.07-0.67, p=0.008) were prominent factors associated with the long-term survival.
Conclusion: The availability of the donor hearts from younger male donors with the shortest ischemic times is identified as the most significant factor improving long-term survival. The main strategy in cardiac transplantation should be shortening ischemic times and applying strict postoperative follow-up.

EDITORIAL COMMENT
10.Long-term survival following cardiac transplantation
A. Rüçhan Akar
PMID: 18849229  Page 367
Abstract | Full Text PDF

ORIGINAL INVESTIGATION
11.The effects of internal thoracic artery preparation with intact pleura on respiratory function and patients' early outcomes
Ahmet Özkara, Alican Hatemi, Murat Mert, Özge Köner, Gürkan Çetin, Mete Gürsoy, Serdar Çelebi, Can Çağlar Erdem, Sertaç Haydın, Cenk Eray Yıldız, Kaya Süzer
PMID: 18849230  Pages 368 - 373
Amaç: Koroner arter baypas greftleme uygulanan hastalarda internal torasik arterin (ITA) iki ayrı teknikle hazırlandığı iki hasta grubunda postoperatif solunum fonksiyonları, arteryel kan gazları, kanama miktarı ve klinik seyir prospektif randomize tek kör (hasta kör) çalışmada karşılaştırıldı.
Yöntemler: Kurumumuza KABG için başvuran ve çalışma koşullarını karşılayan 54 hasta randomize numaralama yöntemiyle iki gruba ayrıldı. Grup 1’de (n=26) ITA; plevra açılmadan, grup 2’de (n=28) plevra açılarak hazırlandı. iki grup postoperatif solunum fonksiyonları, arteryel kan gazları, kanama miktarı ve klinik seyir açısından grup içi ve gruplar arasında preoperatif ve postoperatif olarak farklar açısından “ANOVA for repeated measurements” analizi ile istatistiksel olarak kıyaslandı.
Bulgular: Spirometrik ölçümler ve parsiyewl oksijen basıncı verileri zorlu ekspiratuvar volüm (0.17±0.18 lt; 0.28±0.14 lt, p=0.016), zorlu vital kapasite (0.18±0.19 lt;. 0.28±0.13 lt, p=0.037), ve arteryel oksijen basınçları (-0.03±0.22 mmHg; 0.15±0.4 mmHg, p=0.023) değerlerinde postoperatif değerlerde preoperatif ölçümlere göre düşüşün Grup 1 hastalarında Grup 2’ye göre daha az belirgin olduğunu gösterdi. Postoperatif 24. saat ortalama QS/Qt değerleri Grup 2’de Grup 1’e göre daha yüksekti (0.100±0.063; 0.054±0.048, p=0.001). Radyolojik değerlendirme kostofrenik sinüs kapanmasının Grup 2 hastalarında (14/28 hasta) Grup 1‘e göre (0/26) daha sık görüldüğünü ortaya koydu (p<0.0001). Postoperatif kardiyotorasik indeks artışı yalnızca Grup 2’de istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0.001). Ameliyat sonrası ilk 24 saatte kanama miktarı Grup 1’de 2’ye oranla belirgin olarak azdı (656±179 ml; 907±257 ml, p=0.001). Intrapulmoner flant (Qs/Qt) ölçümlerinde ameliyat sonrası artış Grup 2 hastalarında Grup 1’e göre daha belirgin idi (p<0.01). Her iki grup arasında yoğun bakım kalış süreleri açısından bir fark yokken (p=0.186), Grup 2’de hastanede kalış süreleri daha fazla olarak saptandı (p=0.039).
Sonuç: Internal torasik arterin hazırlanırken, plevranın korunmasının, solunum fonksiyonlarını olumlu yönde etkileyeceğine inanmaktayız.
Objective: Postoperative respiratory functions, arterial blood gases, blood loss and clinical outcome following coronary artery bypass surgery (CABG) were assessed in a prospective randomized single-blind (patient- blind) clinical study comparing two different techniques of internal thoracic artery (ITA) harvesting.
Methods: Fifty-four patients admitted for CABG were allocated into two groups according to ‘random numbers’ technique. In a Group 1 (n=26) ITA was prepared keeping the pleura intact and in a Group 2 (n=28) pleura was opened. Both groups were compared in terms of postoperative respiratory functions, arterial blood gases, bleeding and clinical outcomes using ANOVA for repeated measurements analysis.
Results: Analysis of spirometric and partial oxygen pressure data showed that postoperative reductions in forced expiratory volume (0.17±0.18 lt vs. 0.28±0.14 lt, p=0.016), forced vital capacity (0.18±0.19 lt vs. 0.28±0.13 lt, p=0.037) and arterial oxygen measurements (-0.03±0.22 mmHg vs. 0.15±0.4 mmHg, p=0.023) were less pronounced in patients of Group 1 as compared with patients of Group 2. The increase in intrapulmonary shunts (Qs/Qt ratio) after the operation was more pronounced in Group 2 patients than in Group 1 patients (p<0.01) and the mean values of Qs/Qt ratio 24 hours after the operation were higher in group 2 as compared to Group 1 patients(0.100±0.063 vs. 0.054±0.048, p=0.001). Radiological evaluation revealed that costophrenic angle obliteration after operation more often occurred in Group 2 (14/28 patients) than in Group 1 (0/26 patients) (p<0.0001). Cardiothoracic index increased significantly after operation only in group 2 patients (p=0.001). Postoperative blood loss within 24 hours was significantly lower in Group 1 compared to Group 2 (656±179 ml vs. 907±257 ml, p=0.001). There was no significant difference between groups in the ICU stay duration (p=0.186), whereas the hospital stay was significantly longer in group 2 patients than in Group 1 patients (8.8±2.0 days vs. 7.6±2.0 days, p=0.039).
Conclusion: According to our results, preserving pleural integrity has positive effects on the respiratory functions and patients’ clinical outcomes following CABG operations.

REVIEW
12.Cardiopulmonary resuscitation in the view of ethics and law
Mehmet Yokuşoğlu, Mehmet Eryılmaz, Oben Baysan
PMID: 18849231  Pages 374 - 378
Tıp hizmeti sunulurken temel prensip hastanın olası komplikasyonlar, ters ve yan etkiler konusunda bilgilendirilmesi ve hastanın tıbbi girişimi kendi rızası ile kabul etmesidir. Ancak kardiyopulmoner resüssitasyonda bu etik normlara uymak mümkün değildir. Sağlık çalışanlarıyla hasta ve hasta yakınlarının beklentilerinin, hedeflerinin örtüşmediği durumlarda hukuki problem çıkabilir mi? Beklenen yaşam süresi ve kalitesi resüsitatif çabayı etkilemeli midir? Halen tüm dünyada tartışılmakta olan hukuki ve kültürel normların ülkemizde de tartışılmaya açılması amacıyla resüssitasyon işleminde hastanın otonomi hakkı, yararsızlık prensibi, resüssitasyonu sonlandırma, resüssitasyonu kimlerin yapması gerektiği, resüssitasyon esnasında hasta yakınlarıyla ilişkiler konularında, kendi fikirlerimizi mevcut kılavuzlar ve literatür bilgileri ışığında özetlemeye çalıştık.
In all medical and surgical interventions, the main principle is to inform the patient of possible complications, side and adverse effects of the intervention and patient’s acceptance with his/her own will. However, it is impossible to obey this ethical norm in attempting cardiopulmonary resuscitation. May a legal problem arise when the goals of health care providers and the patient and family members could not be overlapped? Have expected survey and quality of life influence on resuscitative efforts? In order to discuss legal and cultural norms in our country, which is still under discussion all over the world, we tried to summarize our own opinions about the patient’s autonomy, principle of futility, termination of resuscitation, who should attempt resuscitation and relations with family members during resuscitation under current guidelines and literature.

SCIENTIFIC LETTER
13.Diagnosis and surgical treatment modalities in cardiac myxomas
Kazım Ergüneş, Ufuk Yetkin, Levent Yılık, Ömer Tetik, Banu Lafçı, Cengiz Özbek, Murat Yeşil, Ali Gürbüz
PMID: 18849232  Pages 379 - 380
Abstract | Full Text PDF

CASE REPORT
14.A case of successful thrombectomy with coronary angioplasty balloon in a totally occluded right coronary artery
İbrahim Halil Kurt
PMID: 18849233  Pages 381 - 383
Abstract | Full Text PDF

15.An unusual Brugada syndrome case
Cihan Örem, Gülhanım Kırış, İsmet Durmuş, Şahin Kaplan, Ömer Gedikli, Merih Baykan, Mustafa Gökçe, Şükrü Çelik
PMID: 18849234  Pages 383 - 384
Abstract | Full Text PDF

16.Anomalous origin of the right coronary artery arising from the left anterior descending artery in a case with single coronary artery anomaly: multi-detector computer tomography imaging
Ednan Bayram, Hasan Kocatürk, Mecit Kantarcı, Fadime Fil, Mehmet Cengiz Çolak
PMID: 18849235  Pages 385 - 386
Abstract | Full Text PDF

17.Different clinical presentations of arrhythmogenic right ventricular cardiomyopathy in two brothers
Mehmet Kanadaşı, Abdurrahman Tasal, Onur Akpınar, Fahri Tercan, Esmeray Acartürk
PMID: 18849236  Pages 387 - 389
Abstract | Full Text PDF

18.Re-operation for the mechanical valve obstruction with a beating heart technique in an elderly patient with compromised ventricular function
Ferit Çiçekcioğlu, Ufuk Tütün, Seyhan Babaroğlu, Ayşen Aksöyek, Ali İhsan Parlar, Ahmet Tulga Ulus, Salih Fehmi Katırcıoğlu
PMID: 18849237  Pages 389 - 390
Abstract | Full Text PDF

19.An alternative approach of stem cell delivery to myocardium: combined usage of antegrade coronary arterial infusion and retrograde venous obstruction
Yılmaz Nişancı, Yelda Tayyareci, Murat Sezer, Berrin Umman
PMID: 18849238  Pages 391 - 392
Abstract | Full Text PDF

EDITORIAL COMMENT
20.An alternative approach of stem cell delivery to myocardium
Serkan Durdu
PMID: 18849239  Page 393
Abstract | Full Text PDF

LETTER TO THE EDITOR
21.The role of inflammation in atrial fibrillation/The comparison between the efficiency of different antiarrhythmic agents in preventing postoperative atrial fibrillation after open heart surgery
Mert Kestelli, İsmail Yürekli, Ahmet Birol Özelçi, Orhan Gökalp, Tevfik Güneş, Barçın Özçem, Ali Gürbüz
PMID: 18849240  Pages 394 - 395
Abstract | Full Text PDF

22.Assessment of aortic stiffness and ventricular functions in familial Mediterranean fever
Mustafa Yıldız, Murat Biteker, Mehmet Özkan
PMID: 18849241  Pages 395 - 396
Abstract | Full Text PDF

23.Vasospastic angina mimicking inferior myocardial infarction due to high dose cyclophosphamide for bone marrow transplantation conditioning
Hava Üsküdar Teke, Alparslan Birdane, Zafer Gülbaş
PMID: 18849242  Pages 396 - 397
Abstract | Full Text PDF

24.Dilemma in the strategy of treatment: revascularization or medical treatment?
Ersan Tatlı, Meryem Aktoz, Gökhan Aydın, Mustafa Yılmaztepe, Armağan Altun
PMID: 18849243  Pages 397 - 398
Abstract | Full Text PDF

E-PAGE ORIGINAL IMAGES
25.Left ventricular pseudoaneurysm accompanied by muscular bridge of the posterior descending coronary artery, ectasia of the right coronary artery and coronary artery disease
Yasin Türker, Mehmet Özaydın, Gürkan Acar
PMID: 18849211  Page E30
Abstract | Full Text PDF

26.A novel type of dual left anterior descending coronary artery in a patient with acute coronary syndrome
Işık Erdoğan, Tuğrul Okay, Gökhan Kahveci
PMID: 18849210  Pages E30 - E31
Abstract | Full Text PDF

27.Right ventricular branch misdiagnosed as non-dominant right coronary artery
Aksuyek Savaş Çelebi, Okan Gülel, Tağmaç Deren, Feridun Vasfi Ulusoy
PMID: 18849212  Page E31
Abstract | Full Text PDF

28.Evaluation of small coronary artery aneurysm by 64-slice multi-detector CT coronary angiography and virtual angioscopy
Osman Koç, Ali Sami Kıvrak, Kurtuluş Özdemir
PMID: 18849214  Page E32
Abstract | Full Text PDF

29.Coronary artery fistula associated with slow coronary flow: a rare cause of myocardial ischemia
Gürkan Acar, Ahmet Akçay, Alper Buğra Nacar, Cemal Tuncer
PMID: 18849213  Pages E32 - E33
Abstract | Full Text PDF

30.Ventriculography should be carefully monitorized
Mustafa Emmiler, Mehmet Melek, Cevdet Uğur Koçoğullar, Ercument Ayva, Ahmet Çekirdekçi
PMID: 18849215  Pages E33 - E34
Abstract | Full Text PDF

31.A case of acute pulmonary thromboembolism with a mobile thrombus in right ventricle detected with echocardiography
Merve Yılmaz, Esin Beyan, Özgül Uçar, Barış Koşan, Ayşe Arduç, Ekrem Abaylı
PMID: 18849217  Page E34
Abstract | Full Text PDF

32.Interventricular septal perforation as a rare complication of temporary transvenous pacemaker
Tayfun Şahin, Ulaş Bildirici, Umut Çelikyurt, Aykut Tantan, Teoman Kılıç
PMID: 18849216  Pages E34 - E35
Abstract | Full Text PDF

33.Catecholaminergic polymorphic ventricular tachycardia caused by a novel mutation in the cardiac ryanodine receptor
Can Hasdemir, Hikmet H. Aydın, Selen Şahin, Bernd Wollnik
PMID: 18849218  Pages E35 - E36
Abstract | Full Text PDF

34.Embolization of the contralateral renal artery by stent during renal angioplasty
Nihan Kahya Eren, Çayan Çakır, Faruk Ertaş, Cem Nazlı, Asım Oktay Ergene
PMID: 18849219  Page E36
Abstract | Full Text PDF



 
 
KARE Publishing | Copyright © 2018 Turkish Society of Cardiology