ISSN 2149-2263 | E-ISSN 2149-2271 Home      
 
Volume : 15 Issue : 11
Current Issue Archive Popular Article Ahead of Print

 
Anatol J Cardiol: 15 (11)
Volume: 15  Issue: 11 - November 2015
Hide Abstracts | << Back
EDITORIAL
1.Prize
Zeki Öngen
PMID: 26574756  PMCID: PMC5336935  doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2015.241020151  Page 859
Abstract | Full Text PDF

HOT TOPIC
2.Diagnosis and management of acute heart failure
Dilek Ural, Yüksel Çavuşoğlu, Mehmet Eren, Kurtuluş Karaüzüm, Ahmet Temizhan, Mehmet Birhan Yılmaz, Mehdi Zoghi, Kumudha Ramassubu, Biykem Bozkurt
PMID: 26574757  PMCID: PMC5336936  doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2015.6567  Pages 860 - 889
Akut kalp yetersizliği (AKY), genel toplumda sıklığı giderek artan yaşamı tehdit edici bir klinik sendromdur. Türkiye'de kardiyovasküler hastalıklara bağlı mortalite oranı yüksektir ve son ulusal istatistikler toplumun giderek yaşlandığını göstermektedir. Bu nedenle, AKY kardiyoloji kliniklerine başvurunun başlıca sebeplerinden biri haline gelmiştir. Bu uzlaşı raporunda (1) AKY klinik ve prognostic sınıflaması, (2) dünya geneli ve Türkiye’deki epidemiyolojisi, (3) tanısal değerlendirme, (4) acil servis, yoğun bakım ünitesi ve serviste yönetim ilkeleri, (5) farklı klinik senaryolarda ve özel durumlarda tedavi ve (6) hastaneden çıkışın nasıl planlanacağı özetlenmektedir. 


Acute heart failure (AHF) is a life threatening clinical syndrome with a progressively increasing incidence in general population. Turkey is acountry with a high cardiovascular mortality and recent national statistics show that the population structure has turned to an 'aged' population.As a consequence, AHF has become one of the main reasons of admission to cardiology clinics. This consensus report summarizes clinical and prognostic classification of AHF, its worldwide and national epidemiology, diagnostic work-up, principles of approach in emergency department,intensive care unit and ward, treatment in different clinical scenarios and approach in special conditions and how to plan hospital discharge.
 

INVITED EDITORIAL
3.What do the “new” Pulmonary Hypertension Guidelines tell us: should we change our practice?
Cihangir Kaymaz, Lale Tokgözoğlu
PMID: 26574758  PMCID: PMC5336937  doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2015.07092015  Pages 890 - 892

Turkish
 
Başlık: “Yeni” Pulmoner Hipertansiyon Kılavuzları bize ne anlatır: Uygulamamızı değiştirmeli miyiz?
 


ORIGINAL INVESTIGATION
4.Isolation and culture of rat aortic valve interstitial cells
Huiqiang Chen, Wei Cui, Haijuan Hu, Jing Liu
PMID: 25868036  PMCID: PMC5336938  doi: 10.5152/akd.2014.5817  Pages 893 - 896
Amaç: Aort kapağı interstisyel hücrelerinin kültürü hücresel düzeyde aort kapağı fizyolojisini ve patolojisini araştırmak için yararlı bir yoldur. Hücre kültür metotları, birçok türde tanımlanmıştır. Ancak, önceki metotların bazı iyileştirmelere gereksinimi vardır. Yöntemler: Sprague-Dawley (SD) rat aort kapağı interstisyel hücre izolasyonu konusunda çeşitli teknikleri değerlendirdik ve primer hücrelerin kültürü ve pasajı hakkında uygun koşulları belirledik. Aort kapağından alınan numuneler plaklara ekim öncesi doku eksplant metodu ile işleme tabi tutuldu. Bulgular: Eksplantlardan 2-3 gün sonra ortaya çıkan hücreler toplandı ve α-SMA ve vimentin proteini için pozitif boyandı. Ayrıca, transmisyon elektron mikroskopi görüntüleri hücrelerin bol mitokondri, belirgin granüllü endoplazmik retikulum ve bol myofilament içerdiğini gösterdi. Sonuç: Bu çalışmada, rat aort kapağı interstisyel hücrelerinin izolasyonu ve kültürü için akılcı ve etkili metotlar oluşturduk ki bu metotlar aort kapağının fizyolojisi ve patofizyolojisi hakkındaki in vitro çalışmalarda işe yarayabilir.
Objective: Culturing aortic valve interstitial cells is a useful way to investigate the physiology and pathology of the aortic valve at the cellular level. The culture methods of the cells have been established in many species. However, the previous methods need some improvements. Methods: We evaluated various techniques with regard to the isolation of Sprague-Dawley (SD) rat aortic valve interstitial cells and established suitable conditions about the culture and passage of the primary cells. The specimens from the aortic valve were processed by tissue explant methods before seeding them onto the dishes. Results: The cells obtained emerged from the explants after 2 to 3 days and stained positive for α-SMA and vimentin protein. Moreover, transmission electron microscopy images showed that the cells had abundant mitochondria, prominent rough endoplasmic reticulum, and plentiful myofilaments. Conclusion: In the present study, we provided reliable and efficient methods for the isolation and culture of rat aortic valve interstitial cells that could serve for in vitro studies on aortic valve physiology and pathophysiology.

EDITORIAL COMMENT
5.The role of valve interstitial cells in valve disease
Yang Feng, Mei Han, Bin Liu
PMID: 26574759  PMCID: PMC5336939  doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2015.17023  Pages 897 - 898

Turkish
 
Başlık:  Kalp kapak hastalıklarında valvüler interstisyel hücrelerin önemli rolü

 


ORIGINAL INVESTIGATION
6.The effects of tirofiban infusion on clinical and angiographic outcomes of patients with STEMI undergoing primary PCI
Cihangir Kaymaz, Nurşen Keleş, Nihal Özdemir, İbrahim Halil Tanboğa, Hacer C. Demircan, Mehmet M. Can, Fatih Koca, İbrahim Akın İzgi, Alper Özkan, Muhsin Türkmen, Cevat Kırma, Ali M. Esen
PMID: 25868037  PMCID: PMC5336940  doi: 10.5152/akd.2014.5656  Pages 899 - 906
Original Article The effects of tirofiban infusion on clinical and angiographic outcomes of patients with STEMI undergoing primary PCI Cihangir Kaymaz 1, Nurşen Keleş 1, Nihal Özdemir 1, İbrahim Halil Tanboğa 1, Hacer C. Demircan 1, Mehmet M. Can 1, Fatih Koca 1, İbrahim Akın İzgi 1, Alper Özkan 1, Muhsin Türkmen 1, Cevat Kırma 1, Ali M. Esen 1 1 Department of Cardiology, Kartal Koşuyolu Yüksek İhtisas Training and Research Hospital; İstanbul-Turkey Anatol J Cardiol 2015; 15: 899-906 DOI: 10.5152/akd.2014.5656 This article was viewed 61 times, downloaded 73 times Key Words: tirofiban, myocardial infarction, percutaneous coronary intervention, angiography, treatment outcome Full Text (PDF) Related Articles Send a comment Share Abstract Objective: The present study was designed to determine the effects of tirofiban (Tiro) infusion on angiographic measures, ST-segment resolution, and clinical outcomes in patients with STEMI undergoing PCI. Glycoprotein (GP) IIb/IIIa inhibitors are beneficial in ST-segment elevation myocardial infarction (STEMI) patients undergoing percutaneous coronary intervention (PCI), while the most effective timing of administration is still under investigation. Methods: A total of 1242 patients (83.0% males, mean (standard deviation; SD) age: 54.7 (10.9) years) with STEMI who underwent primary PCI were included in this retrospective non-randomized study in four groups, composed of no tirofiban infusion [Tiro (-); n=248], tirofiban infusion before PCI (pre-Tiro; n=720), tirofiban infusion during PCI (peri-Tiro; n=50), and tirofiban infusion after PCI (post-Tiro; n=224). In all Tiro (+) patients, bolus administration of Tiro (10 µg/kg) was followed by infusion (0.15 µg/kg/min) for a mean (SD) duration of 22.4±6.8 hours. Results: The pre-PCI Tiro group was associated with the highest percentage of patients with TIMI 3 flow (99.4%; p<0.001), the lowest corrected TIMI frame count [21(18-23.4); p<0.001], the highest percentage of patients with >75% ST-segment resolution (78.1%; p<0.001), and the lowest rate of in-hospital sudden cardiac death and in-hospital all-cause mortality (3.2%, p<0.05, 3.3%, p=0.01). Major bleeding was reported in 18 (1.8%) patients who received tirofiban. Conclusion: Use of standard-dose bolus tirofiban in addition to aspirin, high-dose clopidogrel, and unfractionated heparin prior to primary PCI significantly improves myocardial reperfusion, ST-segment resolution, in-hospital mortality rate, and in-hospital sudden cardiac death in patients with STEMI with no increased risk of major bleeding. Turkish Başlık: Tirofiban infüzyonunun primer perkütan koroner girişim uygulanan ST-elevasyonlu miyokart enfarktüslü hastaların klinik ve anjiyografik sonuçları üzerine etkileri Anahtar Kelimeler: tirofiban, miyokart enfarktüsü, perkütan koroner girişim, anjiyografi, tedavi sonuçları Amaç: Bu çalışma Tirofiban (Tiro) ın perkütan koroner girişim (PKG) uygulanan ST elevasyonlu miyokart enfarktüslü (STEMİ) hastalarda anjiyografik ölçümler, ST segment rezolüsyonu ve klinik sonuçlar üzerine olan etkilerini araştırmayı amaçlamıştır. Yöntemler: Glikoprotein (GP) II b III a inhibtörlerinin primer PKG uygulanan STEMİ li hastalarda yararlı olduğu bilinmekle beraber Glikoprotein(GP) II b III a inhibtörlerinin bu hastalarda en etkili uygulama zamanı ile ilgili araştırmalar ve tartışmalar devam etmektedir. Primer PKG uygulanan 1242 [%83,0 erkek, ortalama (standart sapma; SS) yaş: 54,7(10,9) yıl] STEMİ'li hasta retrospektif randomize olmayan bu çalışmaya dahil edildi. Hastalar tirofiban uygulanması ve uygulama zamanına göre tirofiban almayan [Tiro (-); n=248],PKG öncesi tirofiban alan (pre-Tiro; n=720), PKG sırasında tirofiban alan (peri-Tiro; n=50) ve PKG sonrası tirofiban alan (post-Tiro; n=224) şeklinde dört alt gruba ayrıldı. Tüm tirofiban alan hastalar (10 µg/kg) bolus tirofiban dozu ardından ortalama 22,4±6,8 saat (0,15 μg/kg/min) dozunda Tiro infüzyonu aldılar. Bulgular: Pre-PKG Tiro alt grubu en yüksek TIMI 3 akım yüzdesine (%99,4; p<0,001),en düşük düzeltilmiş TIMI frame sayım değerine [21(18-23,4); p<0,001], en yüksek >%75 ST segment rezolüsyon yüzdesine (%78,1; p<0,001) ve en düşük hastane içi ani kardiyak ölüm ve tüm sebepli hastane içi ölüm oranlarına (%3,2, p<0,05, %3,3, p=0,01) sahip idi. Tirofiban alan hastaların 18 (%1,8) inde majör kanama kaydedildi. Sonuç: STEMI'li hastalarda primer PKG öncesinde aspirin, yüksek doz klopidogrel ve unfaksiyone heparine ek olarak standart doz bolus tirofiban kullanımı miyokard reperfüzyonunu, ST segment rezolüsyonunu, hastane içi mortaliteyi ve hastane içi ani kardiyak ölümü majör kanama riskini arttırmadan anlamlı olarak iyileştirmiştir.
Objective: The present study was designed to determine the effects of tirofiban (Tiro) infusion on angiographic measures, ST-segment resolution, and clinical outcomes in patients with STEMI undergoing PCI. Glycoprotein (GP) IIb/IIIa inhibitors are beneficial in ST-segment elevation myocardial infarction (STEMI) patients undergoing percutaneous coronary intervention (PCI), while the most effective timing of administration is still under investigation. Methods: A total of 1242 patients (83.0% males, mean (standard deviation; SD) age: 54.7 (10.9) years) with STEMI who underwent primary PCI were included in this retrospective non-randomized study in four groups, composed of no tirofiban infusion [Tiro (-); n=248], tirofiban infusion before PCI (pre-Tiro; n=720), tirofiban infusion during PCI (peri-Tiro; n=50), and tirofiban infusion after PCI (post-Tiro; n=224). In all Tiro (+) patients, bolus administration of Tiro (10 µg/kg) was followed by infusion (0.15 µg/kg/min) for a mean (SD) duration of 22.4±6.8 hours. Results: The pre-PCI Tiro group was associated with the highest percentage of patients with TIMI 3 flow (99.4%; p<0.001), the lowest corrected TIMI frame count [21(18-23.4); p<0.001], the highest percentage of patients with >75% ST-segment resolution (78.1%; p<0.001), and the lowest rate of in-hospital sudden cardiac death and in-hospital all-cause mortality (3.2%, p<0.05, 3.3%, p=0.01). Major bleeding was reported in 18 (1.8%) patients who received tirofiban. Conclusion: Use of standard-dose bolus tirofiban in addition to aspirin, high-dose clopidogrel, and unfractionated heparin prior to primary PCI significantly improves myocardial reperfusion, ST-segment resolution, in-hospital mortality rate, and in-hospital sudden cardiac death in patients with STEMI with no increased risk of major bleeding.

7.High levels of HB-EGF and interleukin-18 are associated with a high risk of in-stent restenosis
Hua Jiang, Wenwei Liu, Yongshen Liu, Fengsheng Cao
PMID: 25868040  PMCID: PMC5336941  doi: 10.5152/akd.2015.5798  Pages 907 - 912
Amaç: PCI sonrası restenozda; heparin bağlayıcı epidermal büyüme faktörü-benzeri büyüme faktörü (HB-EGF), interlökin 18 (IL-18) ve interlökin 10 (IL-10)’un klinik önemini araştırmak. Yöntemler: Akut koroner sendrom (AKS)’u olan 198 hastaya ilaç salınımlı koroner stent (DES) implantasyonu yapıldı ve ikinci koroner anjiyografi ile restenoz grubu (RG) ve non-restenoz grubu (NRG) olarak ayrıldılar. Biyolojik parametreler ve HB-EGF, IL-18 ve IL-10 düzeyleri ölçüldü. Restenoz grubundaki hastalar Gensini skoruna göre 3 alt gruba daha ayrıldı: A grubu (Gensini skoru <20), B grubu (20≤ Gensini skoru <40), ve C grubu (Gensini skoru ≥40). Bulgular: Non-restenoz grubuna kıyasla RG’de, HB-EGF ve IL-18 düzeylerinin insidansı anlamlı derecede yüksekti ancak serum IL-10 düzeyi anlamlı olarak daha düşüktü. Bu arada, HB-EGF seviyesi 3 alt grup arasında Gensini skoru ile birlikte artmıştır. Ayrıca, Spearman korelasyon analizi HB-EGF seviyesinin hastalıklı damarların IL-18 miktarı düzeyleri ile ilişkili olduğunu gösterdi. Çok değişkenli lojistik regresyon analizi diyabet, HB-EGF ve IL-18’in restenoz için risk faktörleri olduğunu gösterdi. Güven aralığı (CI) ile birlikte odds oranı (OR) sırasıyla şöyle idi: 3.902 (1.188-4.415), 2.185 (1.103-4.014), 2.079 (1.208-4.027). Sonuç: Bu çalışma, HB-EGF’nin restenoz sürecinde yer alabilen inflamatuar yanıtların ve koroner arter lezyonu ve restenozun ciddiyetini değerlendirmek için kullanılabileceğini göstermiştir.
Objective: To explore the clinical significance of heparin-binding epidermal growth factor-like growth factor (HB-EGF), interleukin-18 (IL-18), and interleukin-10 (IL-10) in restenosis after percutaneous coronary intervention (PCI). Methods: A total of 198 patients with acute coronary syndrome underwent coronary drug-eluting stent implantation and were divided into the restenosis group and non-restenosis group on the basis of second coronary angiography. Biological parameters and HB-EGF, IL-18, and IL-10 levels were measured. Patients in the restenosis group were further divided into 3 subgroups according to Gensini score: group A (Gensini score of <20), group B (Gensini score of ≥20 but <40), and group C (Gensini score of ≥40). Results: Compared with the non-restenosis group, HB-EGF and IL-18 levels were significantly higher but serum IL-10 levels were significantly lower in the restenosis group. Furthermore, HB-EGF levels increased with the Gensini score among the 3 subgroups. Spearman’s correlation analysis showed that HB-EGF levels were associated with IL-18 levels and the number of diseased vessels. Multivariate logistic regression analysis showed that diabetes, HB-EGF, and IL-18 were risk factors for restenosis [odds ratio with 95% confidence interval: 3.902 (1.188-4.415), 2.185 (1.103-4.014), and 2.079 (1.208-4.027), respectively]. Conclusion: The present study has demonstrated that HB-EGF may be used to evaluate the severity of restenosis and coronary artery lesion and that inflammatory responses may be involved in the process of restenosis.

8.Association between serum total antioxidant status and flow-mediated dilation in patients with systemic lupus erythematosus: an observational study
İsa Sincer, Ertuğrul Kurtoğlu, Fatma Yılmaz Çoşkun, Semra Aktürk, Ertan Vuruşkan, İrfan Veysel Düzen, Erhan Saraçoğlu, Erdal Aktürk, Şıho Hidayet
PMID: 2586804  PMCID: PMC5336942  doi: 10.5152/akd.2015.5764  Pages 913 - 918
Amaç: Endoteliyal disfonksiyon (ED) artmış oksidatif stres ve azalmış total antioksidan durum (TAD) ile karakterizedir. Sistemik lupus eritematozus (SLE) ile ED arasında ilişki olduğu bilinmektedir. Biz bu çalışmada, SLE hastalarında akım aracılı dilatasyonu (AAD) kullanarak ED ile TAD arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık. Yöntemler: Herhangi aşikar bir kardiyovasküler hastalığı olmayan ve tedavi almayan 34 SLE hastası ve 39 sağlıklı birey bu kesitsel çalışmaya dahil edildi. Çalışma gruplarında ED’yi değerlendirmek amacıyla AAD kullanıldı. Serum TAD, TAD kiti kullanılarak değerlendirildi. Enflamatuvar durumu değerlendirmek amacıyla yüksek-sensitiviteli C-reaktif protein (hs-CRP) ve anti-kardiyolipin antikorları (aKLA) ölçüldü. SLE grubu aKLA pozitif veya negatif durumuna göre iki gruba daha ayrıldı. Bulgular: Ortalama TAD değeri SLE hastalarında kontrollerle kıyaslandığında daha düşük saptandı (1,60±0,11 ve 1,73±0,15 mmol/L, p<0,001). Hs-CRP değerleri de SLE hastalarında kontrollerle kıyaslandığında daha yüksek idi (8,2±6,0 ve 2,9±4,0 mg/L; p<0,001). Bu yükseklik SLE ve aKLA pozitif olan alt grupta, SLE ve aKLA negatif olan alt gruba kıyasla daha belirgindi (13,8±4,3 ve 5,6±4,8, p<0,001). AAD, SLE hastalarında kontrollere kıyasla önemli derecede daha düşük saptandı (8,1±4,9 ve 10,6±4,7, p=0,04). SLE ve kontrol gruplarında TAD ve AAD arasında pozitif bir korelasyon (r=0,448, p=0,008; r=0,367, p=0,03, sırasıyla), sadece SLE grubunda AAD ve hs-CRP arasında negatif bir korelasyon saptandı (r=-0,368, p=0,04). Çoklu lineer regresyon analizinde AAD ile TAD, hs-CRP ve SLEDAI arasında bağımsız korelasyonlar olduğu saptandı (b=0,50, p=0,003; b=-0,33, p=0,03; b=-0,36, p=0,03; sırasıyla). Sonuç: Herhangi bir aşikar kardiyovasküler hastalığı olmayan SLE hastaları ED açısından artmış bir riske sahiptir. Bu durum altta yatan enflamasyon ve azalmış TAD ile ilişkili olabilir.
Objective: Endothelial dysfunction (ED) is a condition that involves increased oxidative stress and decreased total antioxidant status (TAS) levels. Systemic lupus erythematosus (SLE) is also associated with ED. We aimed to determine the association between serum TAS and ED as assessed by flow-mediated dilation (FMD) in patients with SLE. Methods: Thirty-four patients with stable SLE who were not undergoing any treatment and 39 healthy volunteers without any overt cardiovascular disease were included in this cross-sectional study. Doppler ultrasound was used to measure FMD to assess ED in the study groups. Serum TAS levels were measured using a TAS kit. High-sensitivity C-reactive protein (hs-CRP) and anticardiolipin antibody (aCLA) levels were also measured to assess the inflammatory state. The SLE group further was divided into 2 groups according to presence or absence of aCLA. SLE disease activity was assessed using the SLE disease activity index (SLEDAI). Regression analysis was used to define independent predictors. Results: The mean TAS levels were significantly lower in patients with SLE than in controls (1.60±0.11 versus 1.73±0.15 mmol/L, p<0.001). hs-CRP levels were significantly higher in patients with SLE than in controls (8.2±6.0 vs. 2.9±4.0 mg/L; p<0.001), particularly in SLE patients with positive aCLA when compared with SLE patients with negative aCLA (13.8±4.3 vs. 5.6±4.8 mg/L, p<0.001). The FMD percent was significantly lower in patients with SLE than in controls (8.1±4.9 vs. 10.6±4.7, p=0.04). There was a significant positive correlation between FMD and TAS in the SLE group (r=0.448, p=0.008) and the control group (r=0.367, p=0.03) and a significant negative correlation between FMD and serum hs-CRP (r=-0.368, p=0.04) in only the SLE group. In multiple linear regression analysis, TAS, hs-CRP, and SLEDAI were independently correlated with FMD (β=0.50, p=0.003; β=-0.33, p=0.03; and β=-0.36, p=0.03; respectively). Conclusion: Patients with SLE who have no overt cardiovascular disease are at increased risk for ED and this may be associated with underlying inflammation and impairment of TAS.

9.Acute effects of Red Bull energy drink on ventricular repolarization in healthy young volunteers: a prospective study
Ali Elitok, Fahrettin Öz, Cafer Panc, Remzi Sarıkaya, Selim Sezikli, Yasin Pala, Övgü Sinem Bugan, Müge Ateş, Hilal Parıldar, Mustafa Buğra Ayaz, Adem Atıcı, Hüseyin Oflaz
PMID: 25868042  PMCID: PMC5336943  doi: 10.5152/akd.2015.5791  Pages 919 - 922
Amaç: Enerji içecekleri ve yüksek kafeinli içecekler; genellikle çocuklar ve genç erişkinler tarafından sık tüketilen içecek endüstrisi ürünleridir. Literatürde, enerji içeceği tüketimi sonrasında gelişen habis kardiyak aritmiler ve ciddi kardiyovasküler yan etkiler bildirilmiştir. Çeşitli çalışmalar, T dalgasının tepesinden sonuna kadar olan sürenin (Tp-e) repolarizasyon dağılımını gösterdiğini ve artmış Tp-e süresi ve Tp-e/QT oranının habis ventriküler aritmilerle ilişkili olduğunu göstermiştir. Bu çalışmada Red Bull enerji içeceğinin Tp-e süresi ve Tp-/QT oranı ile değerlendirilen ventriküler repolarizasyon üzerine akut etkisi araştırıldı. Yöntem: Prospektif ve açık uçlu çalışma dizaynı kullanıldı. Sekiz saat açlık sonrası, 50 sağlıklı ve genç birey 355 mL Red Bull enerji içeceği tüketti. Tp-e süresi, Tp-e/QT oranı ve çeşitli elektrokardiyografik parametreler başlangıçta ve enerji içeceği tüketiminden 2 saat sonra ölçüldü. Bulgular: Red Bull enerji içeceği tüketimi sistolik ve diyastolik kan basıncında ve kalp hızında artışa neden oldu. Tp-e süresi ve Tp-e/QT oranında anlamlı değişiklik gözlemlenmedi. Sonuç: Red Bull Enerji içeceği tüketimi sistolik ve diyastolik kan basıncı ve kalp hızını artırmasına rağmen, Tp-e ve Tp-e/QT oranı ile değerlendirilen ventriküler repolarizasyon üzerinde değişime sebep olmuyor.
Objective: Energy drinks (EDs) are widely consumed products of the beverage industry and are often chosen by teenagers and young adults. Several adverse cardiovascular events and malignant cardiac arrhythmias following consumption of EDs have been reported in the literature. Several studies have suggested that the interval from the peak to the end of the electrocardiographic T wave (Tp-e) may correspond to the dispersion of repolarization and that an increased Tp-e interval and Tp-e/QT ratio are associated with malignant ventricular arrhythmias. This study investigated the acute effects of Red Bull ED on ventricular repolarization as assessed by the Tp-e interval and Tp-e/QT ratio. Methods: A prospective, open-label study design was used. After an 8-h fast, 50 young, healthy subjects consumed 355 mL of Red Bull ED. The Tp-e interval, Tp-e/QTc ratio, and several other electrocardiographic parameters were measured at baseline and 2 h after ingestion of Red Bull ED. Results: No significant changes in the Tp-e interval or Tp-e/QTc ratio were observed with Red Bull ED consumption. Red Bull ED consumption led to increases in both systolic and diastolic blood pressures, which were associated with an increased heart rate. Conclusion: Although ingestion of Red Bull ED increases the heart rate and diastolic and systolic blood pressures, it does not cause alterations in ventricular repolarization as assessed by the Tp-e interval and Tp-e/QTc ratio.

EDITORIAL COMMENT
10.A little Red Bull may give you wings, but it probably will not affect your Tpe
Todd M. Rosenthal, Daniel P. Morin
PMID: 26574760  PMCID: PMC5336944  doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2015.08092015  Pages 923 - 924

Turkish
 
Başlık:  Küçük bir Red Bull sizi kanatlandırabilir, fakat muhtemelen Tp-e’nizi etkilemeyecektir

 


ORIGINAL INVESTIGATION
11.Assessment of atrial conduction times in patients with mild diastolic dysfunction and normal atrial size
Ali Hosseinsabet
PMID: 26574761  PMCID: PMC5336945  doi: 10.5152/akd.2014.5816  Pages 925 - 931
Amaç: Atriyal elektromekanik gecikme (EMD) anormallikleri atriyal fibrilasyonun bağımsız prediktörleri olarak kabul edilir ve atriyal yeniden biçimlenmeyi yansıtabilir. Bu çalışmanın başlıca amacı, yüksek dolum basıncının yokluğunda sol atrium (LA) yapısal yeniden biçimlenmesi olmaksızın hafif sol ventrikül (LV) diyastolik disfonksiyonu olan hastaların sol ve sağ atrium arası (inter) ve atrium içi (intra) EMD’lerini sağlıklı bireyler ile karşılaştırmaktır. Yöntemler: Bu prospektif çalışmada hafif diyastolik disfonksiyon ile ekokardiyografi laboratuvarımıza sevk edilen 41 ardışık poliklinik hastası (yaş: 60,9±9,6 yıl) ve check up için poliklinikten gönderilen normal diyastolik fonksiyonu olan 45 sağlıklı kontrol grubu (yaş: 32,2±10,3 yıl) çalışmaya dahil edildi. Tüm kişiler, normal LA hacmi, normal sağ atriyum alanı ve yüksek olmayan dolum basıncına sahipti. Diyastolik disfonksiyon Amerikan Ekokardiyografi derneğinin önerisine göre belirlendi ve aşağıdaki indeksler ölçüldü: nabız dalga Doppler ile pik erken (E) ve atriyal (A) akım hızları (cm/s), E/A oranı ve mitral akışın deselerasyon zamanı (DT) (ms), ayrıca sistolik (S) ve diyastolik (D) pulmoner ven dalga hızları (cm/s) ve nabız dalga doku Doppler ile septal ve lateral mitral anulusta e'. EKG'de P dalgasının başlangıcından doku Doppler trasesinde geç diyastolik dalganın (Am dalgası) başlangıcına kadar geçen zaman aralığı, ki PA olarak adlandırılır, lateral ve septal mitral anulustan ve sağ ventrikül (RV) triküspid anulustan, atrial ileti süreleri (ACT’ler) olarak elde edildi, böylece sırasıyla lateral PA, septal PA ve RV PA olarak adlandırıldı. Lateral PA ve septal PA, septal PA ve RV PA arasındaki fark sırasıyla sol ve sağ intra-atriyal EMD olarak adlandırıldı. Lateral PA ve RV PA arasındaki fark inter-atriyal EMD olarak tanımlandı. Veri analizi yerine göre bağımsız Student t-testi, Mann-Withney U, χ2 testi, Spearman rank order, Pearson korelasyon katsayısı ve multivaryant regresyon analizi ile yapıldı. Bulgular: A, DT, S/D oranı ve E/e’ (ortalama) kontrol grubunda anlamlı olarak daha düşüktü ve E, D, E/A oranı, e’ septal ve e’ lateral duvar hasta grubunda anlamlı olarak düşüktü. Atriyal ileti süreleri hasta grubunda daha uzundu ancak multivaryant analizde ACT’ler ve diyastolik disfonksiyon arasında korelasyon yoktu. İki grup arasında sol intra-atriyal EMD (14,2±9,7 msn’ye karşılık 16,4±11,4 msn, p=0,336), sağ intra-atriyal EMD (12,8±12,2 msn’ye karşılık 15,4±12,1 msn, p=0,321) ve inter-atriyal EMD (26,9±13,7 msn’ye karşılık 31,7±13,7 msn, p=0,108) açısından anlamlı bir fark yoktu. Multivaryant analiz inter-atriyal ve intra-atriyal EMD’ler ve diyastolik disfonksiyon arasında korelasyon olmadığını gösterdi. Sonuç: Yüksek dolum basıncı yokluğunda normal LA hacmi, hafif LV diyastolik disfonksiyonu olan hastalarda normal kişilere kıyasla ACT’lerde, inter-atrial ve sol ve sağ intra-atriyal EMD’lerde anlamlı bir fark yoktu.
Original Article Assessment of atrial conduction times in patients with mild diastolic dysfunction and normal atrial size Ali Hosseinsabet 1 1 Department of Cardiology, Tehran Heart Center, Tehran University of Medical Sciences; Tehran-Iran Anatol J Cardiol 2015; 15: 925-931 DOI: 10.5152/akd.2014.5816 This article was viewed 0 times, downloaded 20 times Key Words: atrial electromechanical delay, atrial conduction time, diastolic dysfunction, tissue Doppler echocardiography Full Text (PDF) Related Articles Send a comment Share Abstract Objective: Abnormalities in atrial electromechanical delays (EMDs) are considered independent predictors of atrial fibrillation and can reflect atrial remodeling. The main purpose in this study was to compare inter-left and right intra-atrial EMDs of patients with mild left ventricular (LV) diastolic dysfunction, without left atrial (LA) structural remodeling in the absence of high filling pressure, with healthy individuals. Methods: In this prospective study, a total of 41 consecutive outpatients who were referred to our echocardiography laboratory with mild diastolic dysfunction (age: 60.9±9.6 years) and 45 healthy control subjects who were referred from an outpatient clinic for check-up (age: 32.2±10.3 years) with normal diastolic function were enrolled into this study. All subjects had normal LA volume and normal right atrial area and did not have high filling pressure. Diastolic dysfunction were determined per American Society of Echocardiography recommendations; so, the following indices were measured: peak early (E) and atrial (A) flow velocities (cm/s), E/A ratio, and deceleration time (DT) (ms) of mitral inflow, systolic (S) and diastolic (D) pulmonary vein wave velocities (cm/s) by pulse wave Doppler, and e’ in septal and lateral mitral annulus by pulse wave tissue Doppler. Time interval from the onset of P wave on the ECG to the beginning of the late diastolic wave (Am wave) on tissue Doppler trace, which is named PA, was obtained from the lateral and septal mitral annulus and right ventricular (RV) tricuspid annulus as atrial conduction times (ACTs) and were named lateral PA, septal PA, and RV PA, respectively. The difference between lateral PA and septal, PA septal and RV PA was defined as left and right intra-atrial EMD, respectively. The difference between lateral PA and RV PA was defined as inter-atrial EMD. Data analysis was done by independent student’s t-test, Mann-Whitney U test, χ2 test, Spearman rank order, Pearson’s correlation coefficient, and multivariate regression analysis in the appropriate site. Results: A, DT, S/D ratio, and E/e’ (average) were significantly lower in the control group, and E, D, E/A ratio, e’ septal, and e’ lateral wall were significantly lower in the patient group. Atrial conduction times were longer in the patient group, but in the multivariate analysis, there was no correlation between ACTs and diastolic dysfunction. There was no significant difference in left intra-atrial EMD (14.2±9.7 ms vs. 16.4±11.4 ms; p=0.336), right intra-atrial EMD (12.8±12.2 ms vs. 15.4±12.1 ms; p=0.321), and inter-atrial EMD (26.9±13.7 ms vs. 31.7±13.7 ms; p=0.108) between the two groups. Multivariate analysis showed no correlation between inter- and intra-atrial EMDs and diastolic dysfunction. Conclusion: There was no significant difference in ACTs and inter-atrial and left and right intra-atrial EMD in patients with mild LV diastolic dysfunction and normal LA volume in the absence high filling pressure compared with normal subjects. Turkish Başlık: Hafif diyastolik disfonksiyonu ve normal atrium büyüklüğü olan hastalarda atriyal ileti süresinin değerlendirilmesi Anahtar Kelimeler: atriyal elektromekanik gecikme, atriyal ileti süresi, diyastolik disfonksiyon, doku Doppler ekokardiyografi Amaç: Atriyal elektromekanik gecikme (EMD) anormallikleri atriyal fibrilasyonun bağımsız prediktörleri olarak kabul edilir ve atriyal yeniden biçimlenmeyi yansıtabilir. Bu çalışmanın başlıca amacı, yüksek dolum basıncının yokluğunda sol atrium (LA) yapısal yeniden biçimlenmesi olmaksızın hafif sol ventrikül (LV) diyastolik disfonksiyonu olan hastaların sol ve sağ atrium arası (inter) ve atrium içi (intra) EMD’lerini sağlıklı bireyler ile karşılaştırmaktır. Yöntemler: Bu prospektif çalışmada hafif diyastolik disfonksiyon ile ekokardiyografi laboratuvarımıza sevk edilen 41 ardışık poliklinik hastası (yaş: 60,9±9,6 yıl) ve check up için poliklinikten gönderilen normal diyastolik fonksiyonu olan 45 sağlıklı kontrol grubu (yaş: 32,2±10,3 yıl) çalışmaya dahil edildi. Tüm kişiler, normal LA hacmi, normal sağ atriyum alanı ve yüksek olmayan dolum basıncına sahipti. Diyastolik disfonksiyon Amerikan Ekokardiyografi derneğinin önerisine göre belirlendi ve aşağıdaki indeksler ölçüldü: nabız dalga Doppler ile pik erken (E) ve atriyal (A) akım hızları (cm/s), E/A oranı ve mitral akışın deselerasyon zamanı (DT) (ms), ayrıca sistolik (S) ve diyastolik (D) pulmoner ven dalga hızları (cm/s) ve nabız dalga doku Doppler ile septal ve lateral mitral anulusta e'. EKG'de P dalgasının başlangıcından doku Doppler trasesinde geç diyastolik dalganın (Am dalgası) başlangıcına kadar geçen zaman aralığı, ki PA olarak adlandırılır, lateral ve septal mitral anulustan ve sağ ventrikül (RV) triküspid anulustan, atrial ileti süreleri (ACT’ler) olarak elde edildi, böylece sırasıyla lateral PA, septal PA ve RV PA olarak adlandırıldı. Lateral PA ve septal PA, septal PA ve RV PA arasındaki fark sırasıyla sol ve sağ intra-atriyal EMD olarak adlandırıldı. Lateral PA ve RV PA arasındaki fark inter-atriyal EMD olarak tanımlandı. Veri analizi yerine göre bağımsız Student t-testi, Mann-Withney U, χ2 testi, Spearman rank order, Pearson korelasyon katsayısı ve multivaryant regresyon analizi ile yapıldı. Bulgular: A, DT, S/D oranı ve E/e’ (ortalama) kontrol grubunda anlamlı olarak daha düşüktü ve E, D, E/A oranı, e’ septal ve e’ lateral duvar hasta grubunda anlamlı olarak düşüktü. Atriyal ileti süreleri hasta grubunda daha uzundu ancak multivaryant analizde ACT’ler ve diyastolik disfonksiyon arasında korelasyon yoktu. İki grup arasında sol intra-atriyal EMD (14,2±9,7 msn’ye karşılık 16,4±11,4 msn, p=0,336), sağ intra-atriyal EMD (12,8±12,2 msn’ye karşılık 15,4±12,1 msn, p=0,321) ve inter-atriyal EMD (26,9±13,7 msn’ye karşılık 31,7±13,7 msn, p=0,108) açısından anlamlı bir fark yoktu. Multivaryant analiz inter-atriyal ve intra-atriyal EMD’ler ve diyastolik disfonksiyon arasında korelasyon olmadığını gösterdi. Sonuç: Yüksek dolum basıncı yokluğunda normal LA hacmi, hafif LV diyastolik disfonksiyonu olan hastalarda normal kişilere kıyasla ACT’lerde, inter-atrial ve sol ve sağ intra-atriyal EMD’lerde anlamlı bir fark yoktu.

12.Thromboelastography for the monitoring of the antithrombotic effect of low-molecular-weight heparin after major orthopedic surgery
Nilgün Tekkesin, Mustafa Tekkesin, Güzin Kaso
PMID: 26574762  PMCID: PMC5336946  doi: 10.5152/akd.2014.5723  Pages 932 - 937
Amaç: Düşük moleküler ağırlıklı heparinler (DMAH), postoperatif tromboembolizmi tedavi etmek ve önlemek üzere yaygın kullanılır. Genel olarak, antikoagülan aktivitenin anti-Xa testi ile monitorize edilmesi iyi uygulanamamaktadır. Tromboelastografi (TEG), koagülasyon esnasında kanın viskoelastik özelliklerini değerlendirir. TEG değişkenlerinin DMAH tedavisini takip etmedeki klinik uygulaması henüz iyi tanımlanmamıştır. Yöntemler: Prospektif bu çalışma, DMAH tedavisini takip etmek üzere anti-Xa ile temel TEG parametreleri arasındaki ilişkiyi sistematik bir şekilde tespit etmek üzere planlanmıştır. Ayrıca, ilk olarak TEG parametrelerinden olan koagülasyon indeksi’ nin (CI) faydasını da değerlendirilmiştir. Tek veya çift taraflı total diz replasmanı geçiren ve yoğun bakım ünitesinde subkütanöz enoxaparin tedavi dozuna (30 mg enjeksiyon, günde iki kez) alınan 30 adet hasta çalışmaya kabul edilmiştir. TEG parametreleri ve anti-Xa düzeyleri, enjeksiyondan önce ve 4, 12 ve 24. saatlerde ölçülmüştür. Bulgular: Bu çalışmada enoxaparin ile tedavi edilen cerrahi hastalarda CI ile plazma anti-Xa düzeyi arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Anti-Xa ile r zamanı arasındaki ilişki, sadece 4. saatte anlamlı iken CI, tüm zaman dilimlerinde istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). CI, T0’dan hemen sonra artarak 4. saatte en üst seviyeye çıkmıştır ve 24. saatte dahi hala yüksekliğini (bazale göre) korumuştur. Sonuç: Bu çalışma, DMAH aktivitesini ölçmede CI kullanımı açısından önemli bir adım olabilir. Bunun ötesinde, majör ortopedi cerrahi sonrası kanama ve trombotik komplikasyonları işaret etmede TEG’ in değeri ve faydaları hususunda ileri araştırmalar gerekmektedir.
Objective: Low-molecular-weight heparins (LMWHs) are commonly used to prevent and manage postoperative thromboembolism. In general, monitoring of anticoagulant activity by anti-Xa testing is not done properly. Thromboelastography (TEG) evaluates the viscoelastic properties of blood during coagulation. The clinical application of TEG variables in monitoring LMWH treatment is not yet well defined. Methods: This prospective study was designed to systematically examine the correlation between anti-Xa and basic TEG parameters in monitoring LMWH treatment. We furthermore evaluated for the first time the usefulness of a composite TEG parameter, coagulation index (CI). Thirty patients undergoing unilateral or bilateral total knee replacement, admitted to the intensive care unit on a therapeutic dosage of subcutaneous enoxaparin (30-mg injections administered twice daily), were included into the study. TEG parameters and anti-Xa levels were measures at baseline and 4, 12, and 24 hours after the injection. Results: This study demonstrates a significant correlation between CI and plasma anti-Xa activity in surgical patients treated with enoxaparin. Although the correlation was significant between r time and anti-Xa level only at Hour 4, CI was significant for each time interval (p<0.05). CI increased immediately after T0, peaking at Hour 4, and remained elevated (relative to baseline) at Hour 24 but still did not return to admission levels. Conclusion: The current study may be an important first step in order to use CI to measure LMWH activity. Meanwhile, the value and usefulness of TEG in predicting bleeding or thrombotic complications following major orthopedic surgery merit further investigation.

13.Chronic kidney disease: Prognostic marker of nonfatal pulmonary thromboembolism
Anca Ouatu, Daniela Maria Tãnase, Mariana Floria, Simona Daniela Ionescu, Valentin Ambãruş, Cãtãlina Arsenescu-Georgescu
PMID: 25868039  PMCID: PMC5336947  doi: 10.5152/akd.2014.5739  Pages 938 - 943
Amaç: Renal disfonksiyon artmış kardiyovasküler morbidite ve mortalite ile ilişkilidir. Pulmoner tromboembolizm (PTE)’de mortalite belirteci olarak böbrek fonksiyonlarındaki değişiklik yaygın olarak çalışılmamıştır. Yöntemler: Yüksek riskli olmayan PTE tanılı (kardiyojenik şok veya kan basıncı <90 mmHg olmaksızın) 404 ardışık hasta prospektif olarak 2005-2010 yılları arasında çalışmaya alındı. Böbrek hastalığında diyet modifikasyonu (MDRD) basitleştirilmiş denklemi (sMDRD) ile hesaplanan glomerüler filtrasyon hızı (GFR)’na dayanan böbrek fonksiyonu, troponin I, B-tipi natriüretik peptid (BNP) ve sağ ventrikül (RV) fonksiyonu ekokardiyografik belirteçleri 2-yıllık takip sonrası sağ kalan ve sağ kalmayanlarda saptandı. Bulgular: GFR sağ kalanlara kıyasla sağ kalmayanlarda anlamlı olarak daha düşüktü: sırasıyla 71.65±23.21 mL/dak/1.73 m² ve 51.85±19.08 mL/dak/1.73 m² (p=0.000). En yüksek 2 yıllık mortalite hızı (%20) RV disfonksiyonu ile ilişkili orta derecede renal disfonksiyonu olan hastalarda kaydedildi. Multivaryant analiz kullanarak; troponin I, dislipidemi, pulmoner ejeksiyon hızlanma zamanı, perikardiyal efüzyon ve BNP’nin yanı sıra GFR’nin 2 yıllık mortalitenin bağımsız bir belirleyicisi (OR 0.973, %95 CI: 0.959-0.987, p=0.000) olduğunu bulduk. Sonuç: Ölümcül olmayan pulmoner tromboembolizmli hastalarda sağ ventrikül disfonksiyonu ile renal disfonksiyon ilişkisi yüksek mortalite ile sonuçlandı. Troponin I, BNP ve sağ ventrikül disfonksiyonu ekokardiyografik belirteçleri yanı sıra glomerüler filtrasyon hızı ile değerlendirilen renal disfonksiyon yüksek riskli olmayan pulmoner tromboembolizmli hastaların risk tabakalandırılmasında kullanılabilir.
Objective: Renal dysfunction is associated with increased cardiovascular morbidity and mortality. The alteration in renal function as a marker of mortality in pulmonary thromboembolism (PTE) has not been studied extensively. Methods: Four hundred four consecutive patients diagnosed with non-high-risk PTE (without cardiogenic shock or blood pressure <90 mm Hg) were prospectively enrolled in the study between 2005-2010. Kidney function, based on glomerular filtration rate (GFR), calculated by the simplified modification in diet in renal disease (MDRD) equation (sMDRD); troponin I; B-type natriuretic peptide (BNP); and echocardiographic markers of right ventricular (RV) function were determined in survivors versus non-survivors after a 2-year follow-up. Results: GFR was significantly lower in non-survivors than in survivors: 51.85±19.08 mL/min/1.73 m2 and 71.65±23.21 mL/min/1.73 m2, respectively (p=0.000). The highest 2-year mortality rate (20%) was recorded in patients with moderate renal dysfunction associated with RV dysfunction. Using multivariate analysis, we found that GFR is an independent predictor of 2-year mortality (OR 0.973, 95% CI: 0.959-0.987, p=0.000), besides troponin I, dyslipidemia, acceleration time of pulmonary ejection, pericardial effusion, and BNP. Conclusion: The association of renal dysfunction with right ventricular dysfunction in patients with non-fatal pulmonary thromboembolism resulted in high mortality. Renal dysfunction, assessed by glomerular filtration rate, may be used in the risk stratification of patients with non-high-risk pulmonary thromboembolism, besides troponin I, BNP, and right ventricle echocardiographic dysfunction markers.

14.Obstructive sleep apnea and its effects on cardiovascular diseases: a narrative review
Marcella Rivas, Atul Ratra, Kenneth Nugent
PMID: 26574763  PMCID: PMC5336948  doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2015.6607  Pages 944 - 950
Obstrüktif uyku apnesi (OUA) yetişkinlerin %5-14’ünde görülür, ancak sıklıkla tanı konulamaz. Apneler alveolar hipoventilasyon ve pulmoner arter vazokonstrüksiyon dahil akut fizyolojik değişikliklere yol açarlar ve artmış trombosit yapışkanlığı, endotelyal disfonksiyon ve hızlandırılmış aterosklerosise sekonder gelişen kronik vasküler hastalığı artırırlar. Uyku Kalp Sağlığı Çalışması, OUA’nin inme için bir risk faktörü olduğunu ve apne-hipopne indeksindeki bir birimlik bir artışın inme riskini erkeklerde %6 oranında artırdığını göstermiştir. OUA hastalarında sıklıkla atrial fibrilasyon (AF) görülür. OUA ve AF hastaları, sadece OUA’sı olan hastalarla kıyaslandığında, yüksek inme insidansına sahiptirler. CPAP ile OUA tedavisi inme insidansını ve pulmoner ven ablasyon işlemleri uygulanan hastalarda AF rekürans oranını azaltır. Tedavi edilmeyen OUA’nin, kalp ameliyatı geçiren hastaların postoperatif seyrini karmaşık hale getirme ve aritmiler ve iskemik olayların sıklığını artırma potansiyeli vardır. Ancak, yapılan bir prospektif çalışmada, OUA’nın ameliyat sonrası ilk 30 gün boyunca komplikasyonları artırmadığı, fakat uzun-dönem takip süresince komplikasyonları artırdığı gösterilmiştir. OUA yüksek aterosklerotik koroner hastalık ve koroner olaylar ve konjestif kalp yetmezliği gelişimi ile ilişkilidir. Kısacası, OUA olan hastalarda inme ve AF sıklığı yüksektir. Bu hastaların CPAP ile tedavisi inme sıklığını azaltmakta, medikal yönetim veya invasiv işlemlere maruz kalan AF hastalarında AF rekürans oranını düşürmektedir. Ancak, kardiyovasküler hastalıklara sahip hastalarda OUA yönetimi hakkında kritik soruların cevaplanması için iyi dizayn edilmiş klinik çalışmalara gereksinim vardır.
Obstructive sleep apnea (OSA) occurs in 5%–14% of adults but is often undiagnosed. Apneas cause acute physiological changes, including alveolar hypoventilation and pulmonary artery vasoconstriction; they also promote chronic vascular disease secondary to increased platelet adhesiveness, endothelial dysfunction, and accelerated atherosclerosis. The Sleep Heart Health Study demonstrated that OSA is a risk factor for stroke and that an increase of 1 unit in the apnea–hypopnea index increases stroke risk by 6% in men. Patients with OSA frequently have atrial fibrillation (AF). Patients with OSA and AF have an increased incidence of stroke compared with patients with only OSA. The treatment of OSA with CPAP reduces the incidence of stroke and decreases the recurrence rate of AF in patients undergoing pulmonary vein ablation procedures. Undertreated OSA has the potential to complicate the postoperative course of patients undergoing cardiac surgery and increase the frequency of arrhythmias and ischemic events. However, one prospective study demonstrated that OSA did not increase complications during the first 30 days following surgery but increased complications during the long-term follow-up. OSA is associated with increased atherosclerotic coronary disease and the development of coronary events and congestive heart failure. In summary, patients with OSA have an increased frequency of stroke and AF. The treatment of these patients with CPAP reduces the frequency of stroke and AF recurrence rate in patients with AF undergoing either medical management or invasive procedures. However, well-designed clinical trials are necessary to answer critical questions regarding the management of OSA in patients with cardiovascular diseases.

CASE REPORT
15.Papillary fibroelastoma associated with congenital heart disease: a coincidental association or a potential new syndrome?
Mehmet Özkan, Mehmet Ali Astarcıoğlu, Sabahattin Gündüz, Altuğ Tuncer
PMID: 26574764  PMCID: PMC5336949  doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2015.6371  Pages 951 - 952

Turkish
 
Başlık:  Konjenital kalp hastalıkları ile ilişkili papiller fibroelastom: Tesadüf mü veya yeni bir sendrom mu?

 


16.Bonsai-induced Kounis Syndrome in a young male patient
Sinan İnci, Gökhan Aksan, Ali Doğan
PMID: 26574765  PMCID: PMC5336950  doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2015.6641  Pages 952 - 954

Turkish
 
Başlık:  Genç bir erkek hastada Bonzainin tetiklediği Kounis Sendromu

 


17.Bilateral pulmonary vein stenting for pulmonary vein obstruction after surgical correction of total abnormal pulmonary venous connection
İbrahim Cansaran Tanıdır, Pelin Ayyıldız, Erkut Öztürk, Yakup Ergül, Alper Güzeltaş
PMID: 26574766  PMCID: PMC5336951  doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2015.6627  Pages 954 - 955

Turkish
 
Başlık:  Total anormal pulmoner venöz dönüş cerrahisi sonrası gelişen pulmoner venöz darlığa bilateral pulmoner ven stenti yerleştirilmesi

 


LETTER TO THE EDITOR
18.Role of tirofiban with dual antiplatelet therapy in patients with STEMI undergoing primary PCI
Yasin Türker
PMID: 26574767  PMCID: PMC5336952  doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2015.6654  Pages 956 - 958
Abstract | Full Text PDF

19.Tirofiban usage and prognosis after myocardial infarction
Mehmet Eyüboğlu
PMID: 26574768  PMCID: PMC5336954  doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2015.6685  Pages 958 - 959
Abstract | Full Text PDF

20.Uniform criteria for diagnosing noncompaction by cMRI and echocardiography are warranted
Josef Finsterer, Sinda Zarrouk-Mahjoub
PMID: 26574769  PMCID: PMC5336956  doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2015.6659  Pages 959 - 960
Abstract | Full Text PDF

21.Predictors of poor coronary collateral development in patients with stable coronary artery disease: Neutrophil-to-lymphocyte ratio and platelets
Kamil Gülşen, Levent Cerit, Barçın Özcem, Onur Akpınar
PMID: 26574770  PMCID: PMC5336957  doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2015.6522  Pages 960 - 961
Abstract | Full Text PDF

E-PAGE ORIGINAL IMAGES
22.Partial detachment of mitral valve annuloplasty ring and evaluation with real-time 3D-transesophageal echocardiography
Mehmet Bilge, Yakup Alsancak, Sina Ali, Ayşe Saatçi Yaşar
PMCID: PMC5336959  doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2015.6598  Page E28
Abstract | Full Text PDF

23.A giant coronary aneurysm on the right coronary artery in a 16-year-old patient
Mustafa Demirol, Yılmaz Yozgat, Cem Karadeniz, Timur Meşe
PMCID: PMC5336960  doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2015.6703  Pages E28 - E29
Abstract | Full Text PDF



 
 
KARE Publishing | Copyright © 2019 Turkish Society of Cardiology