ISSN 2149-2263 | E-ISSN 2149-2271 Home      
 
Volume : 15 Issue : 10
Current Issue Archive Popular Article Ahead of Print

   
Quick Search





 
Anatol J Cardiol: 15 (10)
Volume: 15  Issue: 10 - October 2015
Hide Abstracts | << Back
HOT TOPIC
1.Highlights form ESC 2015
Lale Tokgözoğlu
PMID: 26477719  PMCID: PMC5336961  doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2015.16092015  Page 781
Abstract | Full Text PDF

ORIGINAL INVESTIGATION
2.Rheumatoid factor mediates excess serum lipoprotein(a) for independent association with type 2 diabetes in men
Altan Onat, Evin Ademoğlu, Günay Can, Servet Altay, Ahmet Karagöz, Bayram Köroğlu, Hüsniye Yüksel
PMID: 25592098  PMCID: PMC5336962  doi: 10.5152/akd.2014.5826  Pages 782 - 788
Amaç: Romatoid faktör’ün (RF) lipoprotein (Lp)(a) düzeyi ile potansiyel ilişkisi ve tip 2 diyabet ve hipertansiyon ile ilişki olasılığı araştırılmaya muhtaçtır. Yöntemler: Popülasyona-dayalı 1539 yetişkin içeren bu kohortta (yaş 58,8±10,6) kesitsel ilişkiler incelendi. RF nefelometrik yöntemle ölçüldü. RF pozitifliğinin kovaryatları ve pozitifliğin diyabet ve hipertansiyon ilişkilerini incelemede çoklu lojistik regresyon kullanıldı. Bulgular: RF-pozitif bireyler daha yaşlı, daha az sigara içicisi olup, anlamlı biçimde daha düşük (%13 oranında) açlık trigliseride, daha yüksek fibrinojene sahip olup daha yüksek seks hormon-bağlayıcı globülin (SHBG) düzeylerine eğilimli idi. Kadınlarda, RF durumu diğer bakımlardan benzer bir risk profili sergilemediyse de, RF-pozitif erkeklerde Lp(a) düzeyi yüksekti. Lp(a)’nın RF-negatif kişilerde SHBG ile doğrusal korelasyonuna karşılık (r=0,08; p=0,007), seropozitif bireylerde –immün kompleks oluşumunu düşündüren- ters bir korelasyon (r=-0,32, p=0,011) kaydedildi. Lojistik regresyon analizlerinde RF pozitifliği, kadında değil, ama erkeklerde –yaş, SHBG ve C-reaktif protein (CRP)’den bağımsız olarak– Lp(a) ile ilişkiliydi [OR 1,53 (%95 GA 1,19; 1,96)]. RF pozitifliği ayrıca tüm örneklemde, diyabetin başlıca belirleyicileri olan bel çevresi ile CRP’ye ek olarak, diyabet olasılığı ile [OR 1,98 (1,11; 3,52)] ilişkili bulundu. RF-pozitif bireyler hipertansiyonla anlamlı ve bağımsız olarak ilişkili değildi. Sonuç: Lp(a) ile bağlantılı otoimmün etkinleşme, RF otoantikoru aracılığıyla tip 2 diyabet gelişmesine katkıda bulunmaktadır.
Objective: The potential association of rheumatoid factor (RF) and lipoprotein (Lp)(a) levels, as well as with the likelihood of type 2 diabetes and hypertension, needs exploring. Methods: Cross-sectional associations were sought in this unselected and population-based 1539-adult cohort (age 58.8±10.6 years). RF was assayed nephelometrically. Multiple logistic regression analyses were used for covariates of RF positivity and for the latter’s association with diabetes and hypertension. Results: RF-positive individuals were older, fewer current smokers, had significantly lower fasting triglycerides (by 13%), higher fibrinogen, and tended to higher sex hormone-binding globulin (SHBG) levels. Whereas, women had a similar risk profile irrespective of RF status, RF-positive men had significantly higher Lp(a). In contrast to Lp(a) being positively correlated with SHBG in RF-negative subjects (r=0.08; p=0.007), an inverse correlation existed in seropositive individuals (r=-0.32, p=0.011), suggesting the interplay of an immune complex. In regression analyses, RF positivity was associated with Lp(a) in men but not in women, [OR 1.53 (1.19; 1.96)], independent of age, SHBG, and C-reactive protein (CRP). RF positivity was further associated with diabetes [OR 1.98 (95% CI 1.11; 3.52)] in the whole sample, additively to waist circumference and CRP, major determinants of diabetes. RF-positive subjects were not significantly associated independently with hypertension. Conclusion: Autoimmune activation linked to Lp(a) is mediated by the autoantibody RF in contributing to the development of type 2 diabetes.

3.Relationship between extent and complexity of coronary artery disease and different left ventricular geometric patterns in patients with coronary artery disease and hypertension
Hakan Uçar, Mustafa Gür, Abdürrezzak Börekçi, Arafat Yıldırım, Ahmet Oytun Baykan, Gülhan Yüksel Kalkan, Mevlüt Koç, Taner Şeker, Mehmet Coşkun, Ömer Şen, Murat Çaylı
PMID: 25592099  PMCID: PMC5336963  doi: 10.5152/akd.2014.5747  Pages 789 - 794
Amaç: Koroner arter hastalığının (KAH) şiddeti ve hipertansif hastalarda sol ventrikül (SV) hipertrofisi arasındaki ilişki iyi bilinmektedir. Ancak, SYNTAX Skoru (SS) ile değerlendirilen KAH ​​yaygınlığı ve karmaşıklığı ile farklı LV geometrik paternleri arasındaki ilişki daha önceden araştırılmamıştır. Biz hipertansif hastalarda SYNTAX skoru ile farklı LV geometrik paternler arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık. Yöntemler: Çalışmaya KAH ve hipertansiyonu olan, koroner anjiyografi yapılan 251 hasta dahil edildi (147 erkek, 104 kadın; yaş 61,61±9,9 yıl). Koroner anjiyografi klinik olarak endikasyonu olan hastalarda uygulandı. SS tüm hastalarda hesaplandı. Ekokardiyografik inceleme tüm hastalara uygulandı. Dört farklı geometrik patern SV kitle indeksi (SVKİ) ve göreceli duvar kalınlığına (GDK) göre belirlendi (KH- konsantrik hipertrofi, EH-eksantrik hipertrofi, KR-konsantrik yeniden biçimlenme, NG-normal geometri). Tüm katılımcılarda biyokimyasal belirteçler ölçüldü. Bulgular: En yüksek SS değerleri, NG, KR ve EH (hepsi için p<0,05) gruplarıyla karşılaştırıldığında KH grubunda gözlendi. Ayrıca, EH grubunda SS değerleri NG ve KR gruplarından (hepsi için p<0,05) daha yüksek bulunmuştur. Çoklu doğrusal regresyon analizinde SS, SV geometri (β=0,316, p=0,001) yaş (β=0,163, p=0,007) ve diyabet (β=-0,134, p=0,022) ile ilişkili olduğu saptanmıştır. Sonuç: Hipertansif hastalarda SYNTAX skoru sol ventrikül geometrisi ile bağımsız olarak ilişkilidir. Bu sonuç; hipertansif hastalarda KAH yaygınlığı ve karmaşıklığına paralel olarak SV yeniden şekillenmesinin arttığını göstermektedir.
Objective: The relationship between severity of coronary artery disease (CAD) and left ventricler (LV) hypertrophy in hypertensive patients is well known. However, the association between the extent and complexity of CAD assessed with SYNTAX score (SS) and different LV geometric patterns has not been investigated. We aimed to investigate the association between SYNTAX score and different LV geometric patterns in hypertensive patients. Methods: The study had been made in our clinic between January 2013 and August 2013. We studied 251 CAD patients who had hypertension and who underwent coronary angiography (147 males, 104 females; mean age 61.61±9.9 years). Coronary angiography was performed based on clinical indications. SS was determined in all patients. Echocardiographic examination was performed in all subjects. Four different geometric patterns were determined in patients according to LV mass index (LVMI) and relative wall thickness (RWT) (Groups: NG- normal geometry, CR- concentric remodeling, EH- eccentric hypertrophy, and CH- concentric hypertrophy). Biochemical markers were measured in all participants. Results: The highest SS values were observed in the CH group compared with the NG, CR, and EH groups (p<0.05 for all). Also, the SS values of the EH group were higher than in the NG and CR groups (p<0.05 for all). Multivariate linear regression analysis showed that SS was independently associated with LV geometry (β=0.316, p=0.001), as well as age (β=0.163, p=0.007) and diabetes (β=-0.134, p=0.022). Conclusion: SYNTAX score is independently related with LV geometry in hypertensive patients. This result shows that LV remodeling is parallel to the increase in the extent and complexity of CAD in our study patients.

4.The relation between intensity and complexity of coronary artery lesion and oxidative stress in patients with acute coronary syndrome
Turhan Turan, Ümit Menteşe, Mustafa Tarık Ağaç, Ali Rıza Akyüz, Selim Kul, Ahmet Çağrı Aykan, Hüseyin Bektaş, Levent Korkmaz, Seda Öztaş Menteşe, İhsan Dursun, Şükrü Çelik
PMID: 25592100  PMCID: PMC5336964  doi: 10.5152/akd.2014.5761  Pages 795 - 800
Amaç: Oksidatif stres koroner ateroskleroz oluşumunda önemli bir rol oynar. Ancak koroner arter hastalığının kompleksliği ve yaygınlığı ile oksidatif stress arasında ilişki tam olarak belirlenmemiştir. Çalışmamızda, akut koroner sendrom (ACS) hastalarında koroner arter hastalığının (CAD) kompleksliği ve yaygınlığı ile oksidatif stres belirteçleri arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Yöntemler: Altmış yedi ardışık erken faz ACS (<3h) hastası prospektif olarak değerlendirildi. Anjiyografi bulgularına göre hastaların SYNTAX ve Gensini skorları hesaplandı. Başvuru sonrası bir saat içinde hastaların kan örnekleri alınarak, total oksidatif durum (TOS) ve total antioksidan kapasite (TAC) düzeyleri Erel metodu kullanılarak ölçüldü; oksidatif stres indeksleri (OSİ) hesaplandı. Bulgular: CAD kompleksliği SYNTAX Skoru (SS) ile değerlendirildi ve hastalar düşük SYNTAX Skoru (SS <22) ve orta-yüksek Syntax Skoru (SS ≥22)olarak iki gruba ayrıldı. Her iki grup arasında oksidatif stres belirteçleri açısından önemli bir fark izlenmedi. Medyan Gensini Skoru, 64 olarak bulundu ve hastalar bu değere göre, az yaygın CAD ve yaygın CAD olarak iki gruba ayrıldı. Medyan TOS ve OSI değerleri yaygın CAD grubunda önemli derecede yüksek bulundu (p=0,005 ve p=0,04, sırasıyla). Yapılan korelasyon analizinde Gensini skoru ile TOS ve OSI arasında anlamlı pozitif korelasyon izlendi (p=0,003 ve p=0,02; sırasıyla). Sonuç: Oksidatif stres belirteçleri CAD yaygınlığının biyokimyasal olarak tahmin edilmesine olanak sağlayabilir. Bunun yanında; oksidatif stres belirteçleri ACS hastalarında koroner lezyon kompleksliğinin belirlenmesinde kullanışlı bulunmadı.
Objective: Oxidative stress plays a major role in the development of atherosclerosis. However, the relationship between oxidative stress and complexity and intensity of coronary artery disease is less clear. The aim of this study is to assess the relationship between oxidative stress markers and the complexity and intensity of coronary artery disease in patients with acute coronary syndrome (ACS). Methods: Sixty-seven consecutive patients with an early phase of ACS (<3 h) were included in this single-centre, cross-sectional, prospective study. Syntax and Gensini scores were calculated based on angiographic findings. Patients were divided into two CAD complexity groups according to their Syntax scores: low SYNTAX score (<22) and moderate to high SYNTAX score (>=22). Likewise patients were divided into two CAD severity groups according to the median Gensini score of 64: less intensive CAD with Gensini score (<64) and intensive CAD with Gensini score >=64. Blood samples were taken in 1 hour within administration in order to measure total oxidative status (TOS) and total antioxidant capacity (TAC) levels determined by Erel method. Oxidative stress index (OSI) was calculated by TOS /TAC. Results: There was no significant difference between the two SYNTAX groups for oxidative stress markers. Median TOS and OSI values were significantly high in the intensive CAD group (p=0.005, p=0.04, respectively). The Gensini score was positively correlated with TOS and OSI (p=0.003, p=0.02, respectively). Conclusion: Oxidative stress markers may be considered supportive laboratory parameters related to CAD intensity but not complexity in ACS patients.

5.Comparison of the GRACE risk score and the TIMI risk index in predicting the extent and severity of coronary artery disease in patients with acute coronary syndrome
Adem Bekler, Burak Altun, Emine Gazi, Ahmet Temiz, Ahmet Barutçu, Ömer Güngör, Muhammed Turgut Alper Özkan, Sedat Özcan, Sabri Gazi, Bahadır Kırılmaz
PMID: 25592101  PMCID: PMC5336965  doi: 10.5152/akd.2014.5802  Pages 801 - 806
Amaç: Akut koroner olayların global kayıtlı (GRACE) risk skoru (GRS) ve miyokart enfarktüsünde tromboliz (TIMI) risk indeksinin (TRI) koroner arter hastalığı (KAH) hastalarındaki prognostik değeri daha önce gösterilmiştir. Biz akut koroner sendrom (AKS) hastalarında GRS ve TRI ile SYNTAX skoru (SS) ile değerlendirilen KAH ciddiyeti arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Yöntemler: Çalışmaya toplam 287 AKS [154 ST elevasyonu olmayan AKS (NSTE-AKS) ve 133 ST elevasyonu olan miyokart enfarktüsü (STEMI)] hastası alındı. GRS ve TRI ile ilgili skorlar başvurudaki spesifik değişkenlerle hesaplandı. KAH ciddiyeti SS ile değerlendirildi. Hastalar GRS' na göre düşük (GRS<109), orta risk (109-140) ve yüksek risk (GRS>140) ve TRI'ne göre grup 1 (TRI<17), grup 2 (TRI 17-26) ve grup 3 (TRI>26) olarak 3 gruba ayrıldı. GRS, TRI ve SS arasındaki ilişki için Pearson korelasyon analizi uygulandı. Bulgular: Tüm hastalarda risk gruplarında ortalama yaş (p<0,001), kalp hızı (p<0,001), SS (p<0,001), TRI (p<0,001), NSTE-AKS oranı (p<0,001) ve STEMI oranı (p<0,001) anlamlı farklıydı. GRS ile SS (r=0,427, p<0,001) arasında anlamlı pozitif korelasyon vardı, fakat TRI ile SS arasında anlamlı korelasyon yoktu (r=0,121, p=0,135). KAH ciddiyeti öngörüsünde GRS için ROC eğrisi altında kalan alan 0,65 (%95 CI: 0,56-0.74, p=0,001) idi. Sonuç: AKS hastalarında KAH ciddiyetini öngörmede GRS, TRI'ne göre SS ile daha fazla ilişkilidir.
Objective: The prognostic value of the Global Registry of Acute Coronary Events (GRACE) risk score (GRS) and the Thrombolysis In Myocardial Infarction (TIMI) risk index (TRI) has been reported in coronary artery disease (CAD) patients. We aimed to evaluate the relationship between the GRS, TRI, and severity of CAD evaluated by SYNTAX score (SS) in patients with acute coronary syndrome (ACS). Methods: Patients with ACS who were admitted to the coronary care unit of our institution were retrospectively evaluated in this study. A total of 287 patients with ACS [154 non-ST elevated ACS (NSTE-ACS), 133 ST elevated myocardial infarction (STEMI)] were included in the study. The GRS and TRI were calculated on admission using specified variables. The severity of CAD was evaluated using the SS. The patients were divided into low (GRS<109)-, intermediate (GRS 109-140)-, and high (GRS>140)-risk groups and group 1 (TRI<17), group 2 (TRI 17-26), and group 3 (TRI>26) according to GRS and TRI scores. A Pearson correlation analysis was used for the relation between GRS, TRI, and SS. Results: Patients with a history of coronary artery bypass surgery, those who had missing data for calculating the GRS and TRI, and those whose systolic blood pressure (SBP) was more than 180 mm Hg or whose diastolic blood pressure (DBP) was more than 110 mm Hg were excluded from the study. Were excluded from the study. There were significant differences in mean age (p<0.001), heart rate (p<0.001), SS (p<0.001), TRI (p<0.001), rate of NSTE-ACS (p<0.001), and STEMI (p<0.001) in all patients between the risk groups. There was a positive significant correlation between the GRS and the SS (r=0.427, p<0.001), but there were no significant correlation between the TRI and SS (r=0.121, p=0.135). The area under the ROC curve value for GRS was 0.65 (95% CI: 0.56-0.74, p=0.001) in the prediction of severity of CAD. Conclusion: The GRS is more associated with SS than TRI in predicting the severity of CAD in patients with ACS.

6.Ambulatory arterial stiffness index is associated with impaired left atrial mechanical functions in hypertensive diabetic patients: A speckle tracking study
Ezgi Kalaycıoğlu, Tayyar Gökdeniz, Ahmet Çağrı Aykan, Engin Hatem, Ozan Mustafa Gürsoy, Gökhan Çavuşoğlu, Mustafa Çetin, Şükrü Çelik
PMID: 25592109  PMCID: PMC5336966  doi: 10.5152/akd.2014.5796  Pages 807 - 813
Amaç: Ambulatuvar arteriyel sertlik indeksi arteriyel sertlik için bir belirteç olarak öne sürülmüştür. Bu çalışmada daha önce kardiyovasküler hastalık öyküsü olmayan hipertansif diyabetik hastalarda artan ambulatuvar arteriyel sertlik indeksi' nin bozulmuş sol atriyum fonksiyonu ile ilişkili olabileceği hipotezinin araştırılması hedeflenmiştir. Yöntemler: Çalışmaya 121 hipertansif diyabetik hasta dahil edilmiştir. Tüm hastalara 24- saatlik ambulatuvar kan basıncı monitorizasyonu ve ekokardiyografi uygulanmıştır. Ambulatuvar arteriyel sertlik indeksi ve sol atriyum fonksiyonları arasındaki ilişki analiz edilmiştir. Bulgular: Tek-değişkenli analiz sonucuna göre ambulatuvar arteriyel sertlik indeksi' nin yaş (r=: 0,287, p=: 0,001), hipertansiyon süresi (r=: 0 0,388, p<0,001), açlık plazma şekeri (r=: 00,224, p: 0,014), HbA1c (r=: 0,206, p=: 0,023), LDL kolesterol (r=: 0,254, p=: 0,005), tüm-nabız basıncı (r=: 0,195, p=: 0,002), ofis-nabız basıncı (r=: 0,188, p=: 0,039), karotis intima medya kalınlığı (r=: 0,198, p=: 0,029), E/E' (r=: 0,248, p=: 0,006) ve sol atriyum volüm indeksi (r=: 0,237, p=: 0.009) ile pozitif şekilde korele olduğu gösterilmiştir. Ayrıca, ambulatuvar arteriyel sertlik indeksi'nin GFR (r=: (-) 0,242, p=: 0,008), sistolde pik sol atiyal gerginlik [S-LAs (r=: (-) 0,654, p<0,001)], erken diastolde pik sol atriyal gerginlik [S-LAe (r=: (-)0,215, p=: 0,018)] ve sistol sırasındaki sol atiyal gerginlik hızı [SR-LAs (r=: (-) 0,607, p<0,001)] ile negatif olarak korele olduğu saptanmıştır. Çok değişkenli lineer regresyon analizi ambulatuvar arteriyel sertlik indeksi'nin sistol sırasındaki sol atriyal gerginlik hızı (SR-LAs) ile bağımsız olarak ilişkili olduğunu göstermektedir (p<0,001). Sonuç: Hipertansif diyabetik hastalarda artan ambulatuvar arteriyel sertlik indeksi sol ventrikül diyastolik disfonksiyonundan bağımsız olarak bozulmuş sol atriyum fonksiyonu ile ilişkili olabilmektedir.
Objective: The ambulatory arterial stiffness index has been proposed as an indicator of arterial stiffness. The aim of this study was to test the hypothesis that increased ambulatory arterial stiffness index might be related with impaired left atrial function in hypertensive diabetic patients with no previous history of cardiovascular disease. Methods: Inclusion criteria included office systolic BP> 130 mm Hg or diastolic BP> 80 mm Hg and absence of secondary causes of HT, whereas exclusion criteria LV ejection fraction <50%, history of significant coronary artery disease, chronic renal failure, atrial fibrillation/ flutter, second or third-degree atrioventricular block, moderate to severe valvular heart disease, history of cerebrovascular disease, non-dipper hypertensive pattern and sleep apnea. The study was composed of 121 hypertensive diabetic patients. Twenty-four-hour ambulatory blood pressure monitoring and echocardiography were performed in each patient. The relationship between ambulatory arterial stiffness index and left atrial functions was analyzed. AASI was calculated as 1 minus the regression slope of diastolic BP plotted against systolic BP obtained through individual 24-h ABPM. Results: The univariate analysis showed that ambulatory arterial stiffness index was positively correlated with age (r=: 0.287, p=: 0.001), hypertension duration (r=: 0.388, p<0.001), fasting plasma glucose (r=: 0.224, p=: 0.014), HbA1c (r=: 0.206, p=: 0.023), LDL cholesterol (r=: 0.254, p=: 0.005), and also overall pulse pressure (r=: 0.195, p=: 0.002), office- pulse pressure (r=: 0.188, p=: 0.039), carotid intima-media thickness (r=: 0.198, p=: 0.029), E/E’ (r=: 0.248, p=: 0.006), and left atrial volume index (r=: 0.237, p=: 0.009). Moreover, ambulatory arterial stiffness index was negatively correlated with eGFR (r=: (-) 0.242, p=: 0.008), peak left atrial strain during ventricular systole [S-LAs (r=: (-) 0.654, p<0.001)], peak left atrial strain at early diastole [S-LAe (r=: (-)0.215, p=: 0.018)], and peak left atrial strain rate during ventricular systole [SR-LAs (r=: (-) 0.607, p<0.001)]. The multiple linear regression analysis showed that ambulatory arterial stiffness index was independently associated with peak left atrial strain rate during ventricular systole (SR-LAs) (p<0.001). Conclusion: In hypertensive diabetic patients, increased ambulatory arterial stiffness index is associated with impaired left atrial functions, independent of left ventricular diastolic dysfunction.

EDITORIAL COMMENT
7.Arterial stiffness in assessment of impaired left atrial function
Ángel García-García, Luis García-Ortiz, Manuel A. Gómez-Marcos
PMID: 26477720  PMCID: PMC5336967  doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2015.16958  Pages 814 - 815
Abstract | Full Text PDF

ORIGINAL INVESTIGATION
8.Is the neutrophil-to-lymphocyte ratio indicative of inflammatory state in patients with obesity and metabolic syndrome?
Anzel Bahadır, Davut Baltacı, Yasemin Türker, Yasin Türker, Darkov Iliev, Serkan Öztürk, Mehmet Harun Deler, Yunus Cem Sarıgüzel
PMID: 25592102  PMCID: PMC5336968  doi: 10.5152/akd.2014.5787  Pages 816 - 822
Amaç: Obezite klinik belirti göstermeyen enflamasyona neden olmaktadır. Klinik uygulamalarda lökosit sayısı ve yüksek duyarlıklı C-reaktif protein (hs-CRP), enflamasyonu göstermede kullanılmaktadır. Ayrıca enflamatuvar marker'lar, obez ve metabolik sendrom (MetS)' lu hastalarda, önemli bir kardiyovasküler risk göstergesi olarak değerlendirilmektedir. Biz, MetS olan ve olmayan obez hastalarda, nötrofil-lenfosit oranının (NLR) enflamatuvar marker olarak kullanımını araştırdık. Yöntemler: Çalışma toplam 1267 hastayı içermektedir. Hastalar, obezite derecesi ve MetS durumlarına göre gruplara ayrıldı. Gruplar arasında metabolik ve enflamatuvar marker'lar karşılaştırıldı ve korelasyon analizi yapıldı. Bulgular: Lökosit sayısı ve hs-CRP anlamlı (p<0,001) bir şekilde farklı idi, NLR ile vücut kitle indeksi grupları arasında farlılık yoktu (p=0,168). Hem lenfosit hem de nötrofil sayıları obezite derecesindeki artış ile anlamlı derecede arttı (p<0,001, p=0,028, sırasıyla). Lökosit, nötrofil ve lenfosit sayıları ve hs-CRP seviyesi, BMI ile anlamlı bir ilişki gösterdi (r=0,198, p<0,001; r=0,163, p<0,001; r=0,167, p<0,001; r=0,445, p<0,001, sırasıyla), fakat NLR, BMI ile ilişkili değil idi (r=0,017, p=0,737). Yalnızca hs-CRP seviyesi ve MetS ciddiyeti 4 ve 5 kriteri arasında anlamlı ilişki gözlendi (p=0,028), fakat lökosit sayısı ve NLR için istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki yoktu (p=0,246; p=0,643, sırasıyla). Sonuç: Obez ve MetS'li diyabetik olmayan hastalarda, lökosit ve hs-CRP enflamasyonu göstermede çok yararlı bir marker iken, NLR enflamasyonu göstermede iyi bir marker değildir.
Objective: Obesity causes subclinical inflammation. Leukocyte count and high-sensitivity C-reactive protein (hs-CRP) are used to indicate inflammation in clinical practice. Also, inflammatory markers are evaluated as important indicators of cardiovascular risk in patients with obesity and metabolic syndrome (MetS). We aimed to investigate the usage of the neutrophil-lymphocyte ratio (NLR) as an inflammatory marker in obese patients with and without MetS. Methods: The study included a total of 1267 patients. The patients were assigned groups according to degree of obesity and status of MetS. Metabolic and inflammatory markers were compared between groups, and correlation analysis was performed. Results: Leukocyte count and hs-CRP were significantly different (p<0.001), but NLR was not different between body mass index (BMI) groups (p=0.168). Both lymphocyte and neutrophil counts were significantly increased with increased degree of obesity (p<0.001, p=0.028, respectively). Leukocyte, neutrophil, and lymphocyte counts and hs-CRP level showed a significant correlation with BMI (r=0.198, p<0.001; r=0.163, p<0.001; r=0.167, p<0.001; r=0.445, p<0.001, respectively), whereas NLR was not correlated with BMI (r=0.017, p=0.737). Only a significant association between a MetS severity of 5 and 4 with hs-CRP level was observed (p=0.028), whereas there was no statistically significant association for leukocyte count and NLR (p=0.246; p=0.643, respectively). Conclusion: NLR was not a good indicator of inflammation, while leukocyte and hs-CRP were more useful biomarkers to indicate inflammation in non-diabetic patients with obesity and MetS.

9.A novel association between TGFb1 and ADAMTS4 in coronary artery disease: A new potential mechanism in the progression of atherosclerosis and diabetes
Safiye Uluçay, Fethi Sırrı Çam, Muhammed Burak Batır, Recep Sütçü, Özgür Bayturan, Kadir Demircan
PMID: 25592103  PMCID: PMC5336969  doi: 10.5152/akd.2014.5762  Pages 823 - 829
Amaç: Koroner arter hastalığı damar duvarında ateroskleroz oluşumu ile karakterizedir. Son yıllarda, ekstrasellüler matriks proteoglikanlarının proteinazlar ile parçalanması sonucu oluşan fragmanların artmış LDL bağlama kapasiteleri nedeniyle aterosklerozun başlangıcında sorumlu olabileceği düşünülmektedir. ADAMTS4, versikan degradasyonunda sorumlu proteinazdır. İn vitro çalışmalarda TGFߒnın makrofajlardan ADAMTS4 ekspresyonunu baskıladığı gösterilmiştir. Bu çalışmada koroner arter hastalarında TGFß1 ve ADAMTS4’ün rolü ve birbiriyle olan ilişkisini tespit etmeyi amaçladık. Yöntemler: Aterom plak tespit edilen 84 olgu ile 72 kontrol olgusu çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalığın şiddeti Gensini skoru ile belirlenmiştir. TGFß1 gen polimorfizmleri için PCR-RFLP yöntemi, serum TGFß1 ve ADAMTS4 düzeyleri için de ELİSA metodu kullanılmıştır. Bulgular: ADAMTS4 serum düzeyleri hasta grubunda daha yüksek saptanmıştır (p<0,05). Hasta grubunda ADAMTS4 serum düzeylerinin, TGFß1 ile birlikte yükseldiği (r=0,29; p<0,05) ve hastalığın şiddeti ile arttığı (r=0,20; p<0,05) tespit edilmiştir. TGFß1 geni CCA haplotipi koroner arter hastalığı için 3,3 kat risk artışı ile ilişkili olduğu görülmüştür (OR=3,26 %95 CI 1,22-8,68; p<0,05). Diabetik hastalarda serum ADAMTS4 düzeylerinin daha yüksek olduğu saptanmıştır (p=0,05). Sonuç: Bu çalışmada ADAMTS4’ün aterosklerozun başlangıcında ve hastalığın progresyonunda sorumlu olabileceği gösterilmiştir. Hastalığın progresyonunda ADAMTS4 ve TGFß1 arasındaki ilişki ilk kez bildirilmiştir.TGFß1 genotiplerinin Türk popülasyonunda koroner arter hastalığına yatkınlık oluşturabileceği görülmüştür. Bildiğimiz kadarıyla diabetik hastalardaki ADAMTS4 yüksekliği ilk kez gösterilmiştir.
Objective: Coronary artery disease is characterized by atherosclerosis in the vessel wall. Recently, it has been thought that increasing LDL-binding capacity of subendothelial proteoglycan fragments that are formed by protease activity can be responsible for the initiation of atherosclerosis. ADAMTS4 is a member of the versican-degrading proteinases. In vitro studies demonstrated that TGFb inhibits the expression of ADAMTS4 in macrophages. In this study, we aimed to investigate the role and association between TGFb1 and ADAMTS4 in coronary artery disease. Methods: A total of 84 cases with atheroma plaque and 72 controls without plaque were analyzed. The severity of disease was determined by Gensini score. TGFb1 gene polymorphisms were genotyped by the PCR-RFLP method. TGFb1 and ADAMTS4 serum levels were measured by ELISA method. Statistical analyses of genotypes and their relationship with serum levels were performed by chi-square, student t test and ANOVA. Results: ADAMTS4 levels were higher in cases compared with controls (p<0.05). In the patient group, ADAMTS4 levels were higher than in controls and correlated with TGFb1 serum levels (r=0.29; p<0.05) and severity of disease (r=0.20; p<0.05). The TGFb1 gene CCA haplotype was associated with 3.3-fold increase in coronary artery disease (OR=3.26 95% CI 1.22-8.68; p<0.05). Unexpectedly, ADAMTS4 serum levels were also higher in diabetic cases (p=0.05). Conclusion: This study has demonstrated that ADAMTS4 may be responsible for the pathogenesis of atherosclerosis. This is the first report about the association between ADAMTS4 and TGFb1 serum levels in the progression of atherosclerosis in CAD. Furthermore, it is seen that TGFb1 haplotype can cause a genetic susceptibility to CAD in the Turkish population. To our knowledge, this is also the first report suggesting higher serum ADAMTS4 levels in diabetic patients.

10.Comparison of floating wire and single wire techniques in right coronary ostial lesions in terms of procedural features and one-year clinical follow-up results
Ahmet Taştan, Erdem Özel, Ali Öztürk, Samet Uyar, Emin Evren Özcan, Ömer Şenarslan, Talat Tavlı
PMID: 25592104  PMCID: PMC5336970  doi: 10.5152/akd.2014.5730  Pages 830 - 835
Amaç: Yüzen tel tekniği aorta-osteal lezyonlardaki girişimsel problemleri çözmek için kullanılan özel bir tekniktir. Literatürde sağ aorta osteal lezyonlarda tekniğin kullanımı ile ilgili uzun dönem verisi bulunmamaktadır. Yöntemler: Çalışmamızda 126 hastanın verisi retrospektif olarak analiz edilmiştir. Tüm hastalarda kritik sağ koroner aorta-osteal lezyon bulunmaktaydı. 64 hastaya yüzen tel tekniği, 62 hastaya da klasik tek tel tekniği uygulanmıştı. İki grup; lezyon ve işlem özellikleri açısından karşılaştırıldı. Ek olarak 1 yıllık klinik takip sonuçları birbirleri ile karşılaştırıldı. Bulgular: Lezyon özellikleri açısından her iki grup arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Yüzen tel grubunda ortalama stent uzunluğu, stent sayısı, ortalama işlem zamanı, kullanılan ortalama kontrast madde miktarı ve ortalama floroskopi süresi tek tel grubuna göre anlamlı olarak düşük bulunmuştur. 1 yıllık takipte; her iki gruptan birer hasta myokard enfarktüsü geçirmiş, ölüm gözlenmemiştir. Yüzen tel grubunda, anjinal atak geçiren hasta sayısı ve hedef lezyon revaskülarizasyon oranı tek tel grubuna göre anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Sonuç: Sağ koroner aorta-osteal lezyonlarda yüzen tel tekniği işlemsel ve klinik takip sonuçlarına göre tek tel tekniğine göre anlamlı bir avantaj sağlamaktadır.
Objective: The floating wire technique is a special technique for solving interventional problems in aorta- ostial lesions. There are no long-term data in the literature for the floating wire technique in right aorto-ostial lesions. Methods: One hundred twenty six patients were retrospectively analyzed in this study. All of these patients had a critical right coronary aorto-ostial lesion. The floating wire technique was performed on 64 patients, and the single wire technique was performed on 62 patients. The two groups were compared with each other in terms of lesional and procedural properties. Additionally, 1-year clinical follow-up results were compared between the two groups. Results: There was no significant difference in terms of lesion properties between the groups. In the floating wire group, mean stent length, number of stents, mean procedure time, mean contrast volume, and mean fluoroscopy time were significantly lower than in the single wire group. At 1 year, 1 patient from each group had myocardial infarction, and no mortality was observed. In the floating wire group, the number of patients who experienced angina and the target lesion revascularization rate were both significantly lower than in the single wire group. Conclusion: The floating wire technique in right coronary ostial lesions provides a significant advantage over the single wire technique according to procedural and clinical follow-up results.

11.Nonthyroidal illness syndrome in off-pump coronary artery bypass surgery
Selma Caluk, Jasmin Caluk, Enes Osmanovic
PMID: 25592105  PMCID: PMC5336971  doi: 10.5152/akd.2014.5732  Pages 836 - 842
Amaç: Bu koroner arter baypas greft (KABG) genellikle non-tiroid hastalığı sendromu (NTIS) neden olduğu bilinmektedir. -Kardiyopulmoner baypass kullanılmadan ve CABG (off-pump koroner arter baypass OPCAB), veya 'dayak-KABG kardiyopulmoner baypass kullanımı ile (ONCAB on-pump koroner arter baypass): Bugün, CABG iki ana teknik vardır kalp cerrahisi '.OPCAB teknik daha az invaziv olarak kabul edilir. Biz prospektif NTIS ortaya çıkması üzerine bu cerrahi tekniklerin etkisi araştırıldı. Yöntemler: Tiroid hormonları (FT3 ve FT4) ve thyreostimulating hormon (TSH) ücretsiz fraksiyonların serum düzeyleri ONCAB 36 hastanın tekniğini ve 34 hastada OPCAB tekniği kullanılarak, koroner arter baypas cerrahisi tabi 70 ardışık hasta analiz edildi. Hormon seviyelerinin ölçümleri, ameliyattan 12 saat önce uygulandı ve ameliyattan 14 gün sonra değerlendirildi. Bulgular: FT3, temel erken ve geç postoperatif serum düzeyleri (p=0,46, p=0,63, p=0,86 sırasıyla), FT4 (p=0,66, p=0,30, p=0,41 sırasıyla), iTSH (p=0,24, p=0,06, p=0,32, sırasıyla) her iki grupta benzerdi. FT3 ve TSH düzeyleri (p <0,0001, p <0,0001) ameliyattan 12 saat sonra anlamlı ölçüde düşüktür ve FT4 düzeyleri aynı zamanda (p <0,0001) yükseldi. Üçüncü ölçüme rağmen hala kesin başlangıç ​​değerleri içinde, geri fizyolojik seviyelere incelenen tüm parametrelerin dönüş gösterdi. Sonuç: NTIS KABG yapılan hastalarda belirginleşti. OPCAB teknik daha az invaziv olarak kabul edilmesine rağmen, NTIS oluşumu üzerindeki etkisi ONCAB tekniği önemli ölçüde farklı değildir.
Objective: It is well known that coronary artery bypass grafting (CABG) is often the cause of non-thyroidal illness syndrome (NTIS). Non-thyroidal illness syndrome (NTIS) is a state characterized by low levels of tri-iodo-thyronine (T3) and high levels of reverse T3 (rT3), with normal or low levels of thyroxin (T4) and normal, low-normal, or low levels of thyroid-stimulating hormone (TSH). Today, there are two main techniques of CABG: CABG with the use of cardiopulmonary bypass (on-pump coronary artery bypass - ONCAB) and CABG without the use of cardiopulmonary bypass (off-pump coronary artery bypass OPCAB), or 'beating-heart surgery.' The OPCAB technique is considered to be less invasive. We prospectively investigated the influence of these surgical techniques on the occurrence of NTIS. Methods: Serum levels of free fractions of thyroid hormones (FT3 and FT4) and TSH were analyzed in 70 consecutive patients subjected to CABG surgery, using the ONCAB technique in 36 patients and OPCAB technique in 34 patients. The measurements of hormone levels were performed prior to surgery and 12 hours and 14 days after surgery. Results: The basic, the early, and the late postoperative serum levels of FT3 (p=0.458, p=0.632, p=0.869, respectively), FT4 (p=0.664, p=0.301, p=0.417, respectively), and TSH (p=0.249, p=0.058, p=0.324, respectively) were similar in both groups. The levels of FT3 and TSH were significantly lower 12 hours after surgery (p<0.0001, p<0.0001, respectively), and the FT4 levels rose at the same time (p<0.0001). The third measurement showed the return of all investigated parameters back to physiological levels, although they were still not precisely within the initial values. Conclusion: NTIS occurs significantly in patients subjected to CABG. Although the OPCAB technique is considered to be less invasive, its impact on the occurrence of NTIS does not differ significantly from the ONCAB technique.

REVIEW
12.Surgical and transcatheter management alternatives in refractory pulmonary hypertension: Potts shunt
Serdar Kula, Vildan Atasayan
PMID: 26477721  PMCID: PMC5336972  doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2015.6447  Pages 843 - 847
Pulmoner arteriyel hipertansiyonu olan çocuklarda, yaşam kalitesini ve yaşam süresini artıran medikal yaklaşımdaki ilerlemelere karşın, hastalığın ilerlemesi hala bazıları için önemli bir sorun olmaktadır. Bu arzulanmayan durum nedeniyle pediatrik kardiyologlar için tedaviye yönelik yeni arayışlar devam etmektedir. Bu noktada, Eisenmenger sendromlu hastaların uzun yaşam beklentisi ve daha dengeli bir hemodinamileri olması nedeniyle, Eisenmenger fizyolojisi ana hedef olmaktadır. Sonuç olarak, sağ ventrikülün rahatlatılması amacıyla hastaların Eisenmenger fizyolojisine dönüşümü için bazı girişimsel işlemler uygulanmaktadır.
Despite advances in the medical treatment of children with pulmonary arterial hypertension that have resulted in improved health quality and life expectancy, the progression of the disease is still the main problem for some patients. Because of this undesirable condition, the search for new treatment strategies continues for pediatric cardiologists. At this point, the Eisenmenger physiology is the main target because of the long-life expectancy and more stable hemodynamics of patients with Eisenmenger syndrome. Therefore, some invasive procedures may be used for conversion to Eisenmenger physiology with the aim of decompressing the right ventricle.

LETTER TO THE EDITOR
13.Multifaceted impact of caffeic acid phenethyl ester (CAPE) in experimental myocardial injuries
Sümeyya Akyol, Ömer Akyol
PMID: 26477722  PMCID: PMC5336973  doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2015.6336  Page 848
Abstract | Full Text PDF

14.Prognostic marker of nonfatal pulmonary thromboembolism: decreased glomerular filtration rate or increased age?
Serkan Duyuler, Pınar Türker Bayır
PMID: 26477723  PMCID: PMC5336975  doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2015.6413  Page 849
Abstract | Full Text PDF

15.Analysis of heart rate variability seems to be one step ahead of cardiac reflex tests for investigating cardiovascular autonomic neuropathy
Muzaffer Kürşat Fidancı, Mustafa Gülgün, Alparslan Genç
PMID: 26477724  PMCID: PMC5336976  doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2015.6568  Pages 849 - 850
Abstract | Full Text PDF

16.Predictors of successful percutaneous transvenous mitral commissurotomy using the Bonhoeffer Multi-Track system in patients with moderate to severe mitral stenosis: Can we see beyond the Wilkins score?
Osman Bektaş, Zeki Yüksel Günaydın, Ahmet Karagöz, Adil Bayramoğlu, Recep Akgedik
PMID: 26477725  PMCID: PMC5336978  doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2015.6574  Pages 850 - 852
Abstract | Full Text PDF

17.Should we consider serum potassium level as a mortality predictor in ST-elevation myocardial infarction?
Mehmet Eyüboğlu
PMID: 26477726  PMCID: PMC5336980  doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2015.6619  Pages 852 - 853
Abstract | Full Text PDF

18.Mean platelet volume: When the size does matter
José Carlos Arévalo Lorido
PMID: 26477727  PMCID: PMC5336982  doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2015.6502  Pages 853 - 854
Abstract | Full Text PDF

19.Is atrial septal defect alone able to affect the cardiac autonomic function or are there different factors that influence this function?
Mustafa Gülgün, Muzaffer Kürşat Fidancı, Alparslan Genç
PMID: 26477728  PMCID: PMC5336984  doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2015.6595  Pages 854 - 855
Abstract | Full Text PDF

20.Potential benefits of oral pentoxifylline before coronary artery bypass surgery
Leili Pourafkari, Samad Ghaffari, Nader D.
PMID: 26477729  PMCID: PMC5336986  doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2015.6560  Pages 855 - 856
Abstract | Full Text PDF

21.Atrial fibrillation after cardiac surgery
İsmail Yürekli, Habib Çakır, İhsan Peker, Mert Kestelli, Şahin İşcan
PMID: 26477730  PMCID: PMC5336988  doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2015.6605  Pages 856 - 858
Abstract | Full Text PDF

22.Cardiac problem and MERS
Viroj Wiwanitkit
PMID: 26477731  PMCID: PMC5336990  doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2015.6602  Page 858
Abstract | Full Text PDF

E-PAGE ORIGINAL IMAGES
23.Inappropriate sensing events revealing electrocautery-induced implantable cardioverter–defibrillator lead failure
İlknur Can, Alpay Arıbaş, Yüksel Dereli, Venkatakrishna Tholakanalli
PMCID: PMC5336991  doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2015.6338  Page E27
Abstract | Full Text PDF



 
 
KARE Publishing | Copyright © 2018 Turkish Society of Cardiology