ISSN 2149-2263 | E-ISSN 2149-2271 Home      
 
Volume : 14 Issue : 6
Current Issue Archive Popular Article Ahead of Print

 
Anatol J Cardiol: 14 (6)
Volume: 14  Issue: 6 - September 2014
Hide Abstracts | << Back
EDITORIAL
1.Evaluation of some original articles in this issue and the duels of authors and referees
Bilgin Timuralp
PMID: 25233493  doi: 10.5152/akd.2014.1596348  Pages 489 - 490
Abstract | Full Text PDF

ORIGINAL INVESTIGATION
2.Could plasma asymmetric dimethylarginine level be a novel predictor beyond the classic predictors of stent restenosis?
Uğur Abbas Bal, Aylin Yıldırır, Alp Aydınalp, Gamze Kaynar, Süleyman Kanyılmaz, Koza Murat, İbrahim Haldun Müderrisoğlu
PMID: 25233494  doi: 10.5152/akd.2014.4922  Pages 491 - 497
Amaç: Bu çalışmanın amacı, koroner stent restenozu ile ilişkili faktörleri ve plazma asimetrik dimetilarjinin (ADMA) seviyesi ile restenoz arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Yöntemler: Son bir yıl içerisinde herhangi bir nedenle koroner çıplak metal stent takılma öyküsü olan doksan bir hasta bu kesitsel-gözlemsel çalışmaya dahil edildi. Tüm hastalara koroner anjiyografi yapıldı ve stent restenozunun varlığı kantitatif anjiyografi kullanılarak değerlendirildi. Stent restenozu ile ilişkili olabilecek laboratuvar parametreleri ve anjiyografik özellikler incelendi. Plazma ADMA seviyeleri yüksek performanslı sıvı kromatografisi ile ölçüldü. Stent restenozunun bağımsız değişkenleri lojistik regresyon analizi kullanılarak belirlendi. Bulgular: Otuz beş hastada (%38,5) anjiyografik olarak restenoz saptandı. Restenoz gelişmiş hastalarda stent çapı (p=0,038) ve sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (p=0,023) daha düşük, akut koroner sendrom nedeniyle stent takılma öyküsü (p=0,029), plazma ADMA seviyesi (5,0±1,8 10-4 mmol/L'e karşı 3,9±1,0 10-4 mmol/L, p=0,001), C-reaktif protein konsantrasyonu (p=0,016) ve beyaz küre sayımı (p=0,044) daha yüksek saptandı. Lojistik regresyon analizinde, plazma ADMA seviyesi (β=0,536; OR: 1,710; CI: 1,022-2,861; p=0,041), CRP (β=0,062; OR: 1,064; CI: 1,003-1,129; p=0,041), stent çapı (β=-3,047; OR: 0,048; CI: 0,007-0,313; p=0,002) ve stent boyu (β=0,165; OR: 1,179; CI: 1,036-1,343; p=0,013) stent restenozu için bağımsız belirteçler olarak saptandı. Sonuç: Biz bu çalışmada, klasik stent restenozu belirteçlerinin yanında plazma ADMA seviyesininde stent restenozu için yeni bir belirteç olabileceğini bulduk.
Objective: The aim of this study was to investigate the factors associated with coronary stent restenosis and if there is an association between plasma asymmetric dimethylarginine (ADMA) levels and stent restenosis. Methods: Ninety-one patients, who had a history of coronary bare metal stent implantation due to any cause in the last one year period, were admitted to this observational cross-sectional study. Coronary angiography was performed to all patients and quantitative angiography was used to determine the presence of stent restenosis. Laboratory parameters and angiographic features that contribute to stent restenosis were evaluated. Plasma ADMA levels were measured by using high performance liquid chromatography. Logistic regression analysis was used to determine the independent factors of stent restenosis. Results: Angiographic restenosis was found in 35 patients (38.5%). Stent diameter (p=0.038) and left ventricular ejection fraction (p=0.023) were lower and stent implantation history due to acute coronary syndrome (p=0.029), plasma ADMA level (5.0±1.8x10-4 mmol/L vs. 3.9±1.0x10-4 mmol/L, p=0.001), C-reactive protein concentration (p=0.016), white blood cell count (p=0.044) and stent length (p=0.005) were higher in patients with restenosis. Plasma ADMA level (β=0.536; OR: 1.710; CI: 1.022-2.861; p=0.041), C-reactive protein concentration (β=0.062; OR: 1.064; CI: 1.003-1.129; p=0.041), stent diameter (β=-3.047; OR: 0.048; CI: 0.007-0.313; p=0.002) and length (β=0.165; OR: 1.179; CI: 1.036-1.343; p=0.013) were found to be the independent predictors of stent restenosis in logistic regression analysis. Conclusion: We conclude that plasma ADMA levels may be used as a novel marker for stent restenosis beyond the classic stent restenosis markers.

3.The relationship between oxidative stress markers and visual evoked potentials in different hypertension models
Ayşe Yeşim Göçmen, Asuman Çelikbilek, Gülay Hacıoğlu, Nermin Tanık, Ayşel Ağar, Piraye Yargıcoğlu, Saadet Gümüşlü
PMID: 25233495  doi: 10.5152/akd.2014.4923  Pages 498 - 504
Amaç: Biz farklı hipertansiyon modellerinin lipit peroksidasyon belirteçleri [konjuge dienler (CD) ve tiyobarbitürik asit reaktif madde (TBARS)], antioksidan koruma [paraoksonaz-1 (PON1) aktivitesi] ve (VEP) değişiklikleri üzerine etkisini belirlemeyi amaçladık. Yöntemler: Çalışma dört farklı hipertansiyon model olarak tasarlanmıştır. Sıçanlar (n=84) altı eşit gruba ayrıldı: Kontrol grubu (C), taklit ameliyatlı (Sham), iki böbrek-tek klip (2K-1C), Tek böbrek-tek klip (1K-1C), Deoksikortikosteron asetat (DOCA) ve N-omega-nitro-L-arginin-metil ester (L-NAME). Beyin TBARS, serum lipidleri (total ve lipoprotein kolesterol ve trigliserid) CD ve TBARS düzeyleri ve PON1 aktivitesi ölçüldü. Karşılaştırmalar ANOVA ya da Wilcoxon/Kruskal-Wallis kullanılarak yapıldı. Pearson korelasyon ve lineer regresyon analizi ile hipertansiyon ile bağımsız belirteçler arasındaki ilişkiler değerlendirildi. Bulgular: Kontrol ve taklit grubu ile karşılaştırıldığında, ortalama arter basıncı, beyin ve serum lipid peroksidasyon belirteçleri, VEP gecikmeleri dört hipertansif grupta anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,05). Kontrollerle karşılaştırıldığında, PON1 aktivitesi DOCA, 1K1C ve L-NAME gruplarında azaldı (p<0,05). Serum PON1 aktivitesi, lipid peroksidasyon belirteçleri ve VEP’lerle negatif yönde korele idi. Lineer regresyon analizi; N2 (B=1,51±0,34; p<0,001), P1 (B=-1,71±0,28; p<0,001), P3 (B=0,54±0,14; p<0,001), serum TBARS düzeyleri (B=0,94±0,24; p<0,001) ve PON1 aktivitesindeki (B=0,05±0,02; p<0,01) değişimlerin, artmış kan basıncı ile bağımsız olarak ilişkili olduğunu gösterdi. Sonuç: Serum ve beyinde ölçülen lipid peroksidasyonu, artmış VEP olarak kaydedilen elektrofizyolojik değişimlerle ilişkilidir. Bu çalışmada, farklı hipertansiyon modellerinde serum PON1 aktivitesinin, beyin ve serum lipid peroksidasyonuna, ve ayrıca beyindeki elektrofizyolojik değişimlere karşı koruyucu olabileceği öne sürülmektedir.
Objective: We aimed to define the influence of different hypertension models on lipid peroxidation markers [conjugated dienes (CD) and thiobarbituric acid-reactive substances (TBARS)], antioxidant protection [paraoxonase-1 (PON1) activity] and visual evoked potential (VEP) changes in rats. Methods: The study was designed as four different hypertension models. Rats (n=84) were divided equally into six groups: Control group (C), Sham operated (Sham), Two kidney-one clip (2K-1C), One kidney-one clip (1K-1C), Deoxycorticosterone acetate (DOCA) and N-omega-nitro-L-arginine-methyl ester (L-NAME). Brain TBARS, serum lipids (total and lipoprotein bound cholesterols and triglycerides) CD and TBARS levels and PON1 activity were assayed. Comparisons were performed using ANOVA or Wilcoxon/Kruskal-Wallis tests. Pearson correlation and linear regression analysis were used to evaluate associations of independent predictors with hypertension. Results: Mean arterial pressure, brain and serum lipid peroxidation markers, VEP latencies were significantly higher in four hypertensive groups compared with control and sham groups (p<0.05). Compared with controls, PON1 activity was decreased in DOCA, 1K1C and L-NAME groups (p<0.05). Serum PON1 activity was negatively correlated with lipid peroxidation markers and VEPs. In terms of VEP's records linear regression analysis showed that changes in N2 (B=1.51±0.34; p<0.001), P1 (B=-1.71±0.28; p<0.001), P3 (B=0.54±0.14; p<0.001), serum TBARS levels (B=0.94±0.24; p<0.001) and PON1 activity (B=0.05±0.02; p<0.01) were independently associated with elevated blood pressure. Conclusion: Lipid peroxidation measured in serum and brain was associated with increased electrophysiological alterations recorded as VEPs. This study might suggest that serum PON1 activity may be protective against brain and serum lipid peroxidation as well as electrophysiological alterations in the brain in different hypertension models.

4.Relationship between brain natriuretic peptide, microalbuminuria, and contrast-induced nephropathy in patients with acute coronary syndrome
Esra Yıldız, Murat Köse, Gülden Yürüyen, Timur Selçuk Akpınar, Samim Emet, Enver Erdem, Tufan Tükek
PMID: 25233496  doi: 10.5152/akd.2014.4931  Pages 505 - 510
Amaç: Koroner anjiyografi esnasında verilen kontrast madde nedeniyle hastalar akut böbrek yetmezliğine girebilmekte ve klinik tablo asemptomatikten, böbrek yetersizliğine, ölüme kadar değişebilmektedir. Renal fonksiyon bozukluğu ve kalp yetersizliğinin kontrast nefropati gelişimi ile ilişkili olduğu daha önceden gösterilmiştir. Çalışmamızda daha önceden yapılmamış olan subklinik renal (mikroalbumunüri ile gösterilen) ve/veya kardiyak (BNP yüksekliği ile gösterilen) fonksiyon bozukluğu olan, akut koroner sendrom nedeniyle anjiyografi planlanan hastalarda konstrast nefropati gelişimi arasında ilişki olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Yöntemler: Bu gözlemsel prospektif kohort çalışmaya akut koroner sendrom tanısı ile yatırılan 170 hasta dahil edildi. Yüz kırk beş hastadan koroner anjiyografi öncesi BNP düzeyi için EDTAlı tüpe kan alınıp santrifüj edildi. 24 saatlik idrarda proteinüri düzeyine bakılıp mikroalbüminüri saptanan 25 hasta çalışmaya alındı. Hastaların koroner anjiyografi öncesinde ve işlem sonrası 72 saat içinde kontrol üre, kreatinin değerleri istendi. İstatistiksel analizler Kolmogorov-Smirnov testi, Mann-Whitney U testi, bağımsız örneklem t-testi ve ki-kare testi kullanılarak yapıldı. Bulgular: Yüz yetmiş hastanın 82’si kadın, 88’i erkekti. Yaş ortalaması 64,4±14,5 yıldı. 145 hastanın BNP değerleri ve BNP yükseklik dağılımları, kontrast nefropati gelişen ve gelişmeyen gruplar arasında karşılaştırıldığında anlamlı fark bulunmadı (205,6±280,6, 198,0±310,0, p=0,817). Yirmi beş hastanın mikroalbüminüri değerleri ile kontrast nefropati arasında da ilişki saptanamadı. Sadece; BNP değeri ile yaş, üre ve kontrast sonrası üre değeri arasında anlamlı (p<0,05) korelasyon vardı. Sonuç: Çalışmada akut koroner sendrom ön tanısıyla koroner anjiyografi planlanan hastalarda BNP ve mikroalbüminüri ile kontrast nefropati arasında bir ilişki bulunmadı. Ancak çok merkezli ve büyük hasta grupları ile kapsamlı çalışmalar yapılması halinde sonuca yol gösterecektir.
Objective: Patients may develop kidney failure because of the contrast agent given during coronary angiography. Renal dysfunction and heart failure were previously shown to be associated with the development of contrast nephropathy. In our study, we aimed to investigate whether there is a relationship between subclinical renal (indicated by microalbuminuria) and/or cardiac (indicated by the height of the BNP) dysfunction between the development of contrast-induced nephropathy on patients undergoing angiography due to acute coronary syndrome. Methods: This is an observational prospective cohort study. A total of 170 patients hospitalized with a diagnosis of acute coronary syndrome in the coronary care unit were included in this study. Blood samples were collected from 145 patients without microalbuminuria and 25 patients with microalbuminuria to determine their BNP levels before coronary angiography. The patients’ urea and creatinine levels were examined before and 72 h after coronary angiography. Statistical analysis was performed using Kolmogorov-Smirnov test, Mann-Whitney U test, independent samples t-test and the chi-square test. Results: The study subjects included 82 females and 88 males (average age, 64.4±14.5 years). The BNP levels and height distribution of the 145 patients without microalbuminuria were compared between those with and without contrast agent-induced nephropathy, but no significant difference was found (205.6±280.6, 198.0±310.0, p=0.817). Similarly, no relationship between the microalbumin level and contrast agent-induced nephropathy was found in 25 patients. Conclusion: A relationship between BNP, microalbuminuria, and contrast agent-induced nephropathy was not found in patients hospitalized in a coronary care unit with a diagnosis of acute coronary syndrome who were scheduled for coronary angiography. Additional multicenter studies with larger patient groups should be conducted to obtain more data.

5.Association of omentin Val109Asp polymorphism with coronary artery disease
Ümit Yörük, Kürşat Oğuz Yaykaşlı, Hakan Özhan, Ramazan Memişoğulları, Ahmet Karabacak, Serkan Bulur, Yusuf Aslantaş, Cengiz Başar, Ertuğrul Kaya
PMID: 24370683  doi: 10.5152/akd.2013.4932  Pages 511 - 514
Amaç: Koroner arter hastalığı (KAH), dünyada en fazla morbidite ve mortalite oranına sahip hastalıktır. Aynı zamanda da Türkiye’de de önde gelen ölüm nedenlerinden biridir. Yakın zamanda bulunan ve bir adipositokin olan Omentinin insülinin duyarlılığına etkilidir. Bunun yanı sıra omentin anti-enflamatuvar özelikte olup, KAH ile negatif ilişkilidir. Omentin gen polimorfizmleri KAH hastalarında henüz çalışılmamıştır. Bu çalışmada omentin Val109Asp polimorfizmi ile KAH arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntemler: Çalışma, genetik ilişkiye ait gözlemsel bir çalışmadır. Koroner anjiyografi geçiren ardışık 157 hasta çalışmaya dâhil edildi. Bunlardan KAH tanısı konmuş 87 olgudan hasta grubu, geriye kalan olgulardan ise kontrol grubu oluşturuldu. Bu iki grup arasında Val109Asp polimorfizmi analiz edilip karşılaştırıldı. Genotip frekansları Ki-kare, genotiplere göre klinik değişkenlerin dağılımı ise Ki-kare ve ANOVA testleri ile araştırıldı. Bulgular: Hasta grubu ile kontrol grubu arasında omentin Val109Asp polimorfizmi açısından anlamlı bir farklılık gözlemlenmedi. Fakat Val/Val (homozigot mutant) genotipi hasta grubunda bulunma frekansı, kontrol grubundakine göre 2.5 kat daha fazla olduğu saptandı. Val/Val genotipi için Odds Oranı (80% GA) değeri 3.46 (1.14-10.49). Sonuç: Omentin Val109Asp polimorfizmi açısından anlamlı bir farklılık tespit edilememesine rağmen Val/Val genotipinin hasta grubunda daha fazla bulunmuştur. Sonuç olarak Val/Val genotipinin, KAH hastalığına yatkınlık oluşturabileceği düşünülebilir. Fakat bu durum daha geniş çalışma gruplarıyla yapılacak deneylerle teyit edilmelidir.
Objective: Coronary artery disease (CAD) is the most important morbidity and mortality disease in the world. It is also one of the leading causes of death in Turkey. Omentin, a recently found adipocytokine, is reported to regulate insulin sensitivity. It has anti-inflammatory properties and is inversely associated with CAD. Omentin gene polymorphism in patients with CAD has not been studied yet. The aim of this study is to investigate the relationship between omentin Val109Asp polymorphism and CAD. Methods: This is an observational study on genetic association. 157 consecutive patients who had undergone coronary angiography were included in the study. Seventy-five of them had CAD and the rest serves the control group. Val109Asp polymorphism was analyzed and compared. Chi-square test was used in comparison of genotype frequencies, whereas ANOVA and chi-square tests were used in comparison of clinical characteristics according to the genotypes. Results: There was no significant difference between CAD patients and control subjects regarding omentin Val109Asp polymorphism. However, a 2.5 fold increase in Val/Val (homozygous mutant) genotype was detected in patients with CAD. The OR (80% Cl) for Val/Val genotype was 3.46 (1.14-10.49). Conclusion: Although no significant difference was detected regarding omentin Val109Asp polymorphism, Val/Val genotype frequency was found to be more in patient group than control group. In conclusion, it may be speculated that Val/Val genotype increases the tendency for CAD, but this experiment should done with larger population to clarify this issue.

6.Assessment of serum hepcidin levels in patients with non-ST elevation myocardial infarction
Burak Altun, Mehzat Altun, Gürkan Acar, Metin Kılınç, Hakan Taşolar, Ahmet Küçük, Ahmet Temiz, Emine Gazi, Bahadır Kırılmaz
PMID: 25233497  doi: 10.5152/akd.2014.4947  Pages 515 - 518
Amaç: Hepsidin karaciğerde üretilen ve içsel antimikrobiyal aktivite gösteren bir akut faz reaktanıdır. Literatürde, akut ve kronik enflamatuvar bir belirteç olarak kabul edilen hepsidin ile ilgili akut koroner sendrom hastalarında yapılmış çalışma sayısı azdır. Çalışmamızda kronik aterosklerotik bir sürecin akut enflamatuvar bir alevlenmesi olarak bilinen ST yükselmesi olmayan miyokart enfarktüsü (STOME) hastalarında hepsidin düzeyinin akut dönemde artıp artmadığını araştırdık. Yöntemler: Bu gözlemsel kesitsel çalışmaya 70 STOME hastası ile kontrol grubu olarak 20 sağlıklı birey alındı. Serum hepsidin düzeyleri ELISA yöntemi ile ve troponin düzeyleri standart laboratuvar yöntemleri ile ölçüldü. Hepsidin ve troponin düzeyleri yatış esnasında ve yatıştan 6 saat sonra ölçüldü. Sürekli değişkenler, normal dağılımı olup olmadığı Kolmogorov–Smirnov testi ile belirlendikten sonra, Student t-testi ya da Mann-Whitney U testi ile karşılaştırıldı. Başvurudaki ve 6. saattaki serum troponin ve hepsidin düzeyleri paired t-testi ile karşılaştırıldı. Bulgular: STOME hastaları ve kontrol grubunda başvuru anındaki hepsidin seviyeleri benzerdi (24,55±32,13, 23,67±33,62, p>0,05, sırasıyla). Ayrıca, STOME hastalarında serum hepsidin düzeyi açısından başvuru anı ve 6. saatteki kan sonuçları arasında fark yoktu (24,55±32,13, 29,75±31,48, p=0,62, sırasıyla). Bununla birlikte, troponin seviyesinde bazale göre anlamlı artış vardı (0,29±3,56, 2,92±7,2, p<0,01, sırasıyla). Sonuç: Bulgularımız hepsidinin, troponin gibi, STOME hastalarında miyokart enfarktüsünün erken döneminde miyokart nekrozunun belirteci olarak kullanılamayacağını düşündürmektedir.
Objective: Hepcidin is an acute-phase reactant produced in the liver displaying intrinsic antimicrobial activity. There are few studies about hepcidin considered to be acute and chronic inflammatory marker in acute coronary syndromes patients. We investigated in our study whether the level of hepcidin has increased in the acute phase of non-ST elevation myocardial infarction patients (NSTEMI) known as acute inflammatory aggravation of chronic atherosclerotic process. Methods: Seventy patients with NSTEMI and twenty healthy people were recruited as controls in this observational cross-sectional study. Serum hepcidin levels were determined by ELISA, and troponin levels were measured by standard laboratory methods. Levels of hepcidin and troponin were measured at admission and 6 hours later. Mean values of continuous variables were compared between groups using the Student t-test or Mann-Whitney U test, according to whether normally distributed or not, as tested by the Kolmogorov-Smirnov test. Serum troponin and hepcidin levels measured at admission and after 6th hours were compared using paired t-test. Results: Hepcidin level was similar between NSTEMI and controls at admission (24.55±32.13, 23.67±33.62 ng/mL, p>0.05, respectively). Also, serum hepcidin levels did not change significantly from baseline in blood samples taken after 6 hour from admission in NSTEMI patients (24.55±32.13 ng/mL, 29.75±31.48 ng/mL, p=0.62, respectively). However, serum troponin levels were increased significantly compared to baseline (0.29±3.56, 2.92±7.2 ng/mL, p<0.01). Conclusion: Our findings suggest that hepcidin could not be use as a marker of myocardial necrosis in acute phase such as troponin in patients with NSTEMI.

7.Effect of renal failure on N-terminal Pro-Brain natriuretic peptide in patients admitted to emergency department with acute dyspnea
Ayfer Çolak, Serap Çuhadar, Burcu Gölcük, Yalçın Gölcük, Öner Özdoğan, Işıl Çoker
PMID: 25233498  doi: 10.5152/akd.2014.4944  Pages 519 - 524
Amaç: Mevcut böbrek yetmezliği N-terminal Pro-Beyin Natriüretik Peptid (NT-proBNP) atılımını azaltır, bu nedenle bu peptidin kalp yetersizliği tanısında kullanımını kısıtlamaktadır. Bu çalışmanın amacı akut dispne ile acil servise başvuran tipik popülasyonda NT-proBNP ile böbrek disfonksiyon evreleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmekti. Yöntemler: Bu kesitsel çalışmada tüm hastalara NT-proBNP ölçümü yapıldı, ekokardiyografik ve klinik değerlendirmeye alındı. Hastaların %54,5’i kalp yetersizliği olarak değerlendirildi. NT-proBNP’nin tanısal performansı ROC (receiver operating characteristic) eğrisi ile araştırıldı. Hastalar böbrek fonksiyonları ve ejeksiyon fraksiyonlarına göre sınıflandırılarak bağımsız değişkenler Kruskal- Wallis, ANOVA ve post-hoc testleri ile karşılaştırıldı. Korelasyon ve lineer regresyon analiziyle NT-proBNP ile ilişkili değişkenler araştırıldı. Bulgular: Şiddetli böbrek yetmezliği olan hastaların serum median NT-proBNP düzeyleri orta ve hafif yetmezliği olanlara göre anlamlı olarak yüksekti (p=0,001). Orta ve şiddetli kalp yetmezliği olan hastalarda normal olanlara göre (LVEF>%55) NT-proBNP anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,040 ve 0,017, sırasıyla). Kalp yetersizliği olan hastaların %56’sında böbrek yetmezliği tespit edildi. NT-proBNP’ nin böbrek yetmezliği (eGFR <90 mL/min/1.73 m2) olan hastalarda sol ventrikül yetmezliğini öngörme değeri için yapılan ROC analizinde eğri altında kalan alan 0,649 olarak bulundu ve anlamlı farka ulaştı (95% CI: 0,548-0,749, p=0,005). Sonuç: Yanlış tanıya neden olmamak adına kalp yetersizliği tanısında kullanılan NT-proBNP ölçümüne ek olarak böbrek fonksiyonları da değerlendirmeye alınmalı.
Objective: Preexisting renal failure diminishes the excretion of N-Terminal Pro-Brain Natriuretic Peptide (NT-proBNP), therefore limits the diagnostic value of this peptide for concomitant heart failure. The aim of this study was to evaluate the association between NT-proBNP and the stages of renal dysfunction in a typical population attended to emergency department with acute dyspnea. Methods: In this cross-sectional study, all consecutive patients with acute dyspnea underwent clinical evaluation, laboratory assessment of NT-proBNP, and echocardiographic examinations. Among subjects, 54.5% were diagnosed as heart failure. Grouping variables according to renal function capacity and ejection fraction, independent variables were compared with Kruskal-Wallis or ANOVA with posthoc tests. Correlation and linear regression analysis were done to analyze the variables associated with NT-proBNP. The diagnostic performance of NT-proBNP was evaluated by receiver-operating characteristic (ROC) curve. Results: Serum median NT-proBNP level in patients with severe renal impairment was significantly higher than moderate and mildly decreased renal functions (p=0.001). In patients with moderate and severe left ventricular failure, NT-proBNP was significantly higher compared with normal subjects (LVEF>50%) (p=0.040, and 0.017, respectively). Renal dysfunction was associated in 56% of patients with heart failure. The area under the ROC curve of NT-proBNP for identifying left ventricular failure in patients with renal failure (eGFR<90 mL/min/1.73 m2) was 0.649 and reached significant difference (95% CI: 0.548-0.749, p=0.005). Conclusion: In addition to NT-proBNP measurement in clinical judgement of heart failure, renal functions have to be taken into consideration to avoid misdiagnosis.

8.The effect of irritable bowel syndrome on carotid intima-media thickness, pulse wave velocity, and heart rate variability
Murtaza Emre Durakoğlugil, Aytun Çanga, Sinan Altan Kocaman, Remzi Adnan Akdoğan, Tuğba Durakoğlugil, Elif Ergül, Halil Rakıcı, Gökhan İlhan, Mehmet Bostan
PMID: 25233499  doi: 10.5152/akd.2014.4952  Pages 525 - 530
Amaç: İrritabl barsak sendromunun (IBS) otonom disfonksiyonla ilişkili olduğu düşünülmektedir. Otonom disfonksiyonun bir ölçütü olan kalp hızı değişkenliği, sağkalımı öngörebilir. Çalışmamızda, IBS’nin otonom disfonksiyon, subklinik ateroskleroz ve arter sertliği üzerine etkisini araştırmak amacıyla sırasıyla kalp hızı değişkenliği, karotis intima-medya kalınlığı (KIMK) ve karotis-femoral nabız dalga hızı (NDH) ölçüldü. Yöntemler: Çalışmamız kesitsel ve tanımlayıcı niteliktedir. 30 IBS ve 30 kontrol vakasına 24 saat Holter monitörü takıldı, nabız dalga hızı ve karotis intima-mediya kalınlığı ölçüldü. IBS tanısı Rome III kriterlerince konuldu. Hastaların %80’inde konstipasyon hakim, %13,3’ünde diyare hakim ve %6,7’si de karma özellikteydi. İki gruptaki sürekli ve kategorik değişkenleri karşılaştırmak için sırasıyla Student t ve ki-kare testleri kullanıldı. Bulgular: Biyokimyasal belirteçler, kreatinin düzeyinin IBS grubunda hafif yüksek olması dışında farksızdı. Gruplar arasında NDH ve KIMK değerleri benzerdi. Holter analizinde SDNN indeks ve RMSSD kontrol grubuna göre belirgin azalmıştı. Frekans analizlerinde IBS grubunda LF, HF ve VLF daha düşük izlendi. Sonuç: Konstipasyon hakim IBS hastalarında parasempatik etkinin azalmış olduğunu saptadık. Ancak vasküler yapı ve fonksiyonu gösteren karotis intima-mediya kalınlığı ve nabız dalga hızında fark bulamadık. Sonuçlarımız IBS hastalarında hızlanmış aterosklerozu desteklememektedir.
Objective: Irritable bowel syndrome (IBS), a subgroup of functional somatic disorders, may be associated with autonomic dysfunction (AD). Heart rate variability (HRV), a measure of autonomic dysfunction, may predict survival. The aim of this study was to investigate the effect of IBS on HRV parameters, carotid intima-media thickness (CIMT) and carotid-femoral pulse wave velocity (cf-PWV) as surrogates of AD, subclinical atherosclerosis and arterial stiffness, respectively. Methods: Our study was cross-sectional and observational. Thirty consecutive patients with IBS and 30 control participants underwent 24-hour Holter monitoring, cf-PWV assessment and CIMT measurement. The diagnosis of IBS was based on Rome III criteria. There were 24 patients with IBS-Constipation (80%), 4 patients with IBS-Diarrhea (13.3%), and 2 patients with IBS-Mixed (6.7%) in IBS group. Student t-test and χ2 test were utilized in order to compare continuous and categorical variables between two groups, respectively. Results: Biochemical parameters did not differ between groups except for slightly increased creatinine in patients with IBS. cf-PWV and CIMT values were similar between groups. SDNN index and RMSSD were significantly impaired in patients with IBS compared to controls. Frequency analyses revealed lower LF, HF, and VLF in subjects with IBS. Conclusion: We demonstrated decreased parasympathetic modulation in patients with constipation predominant IBS. However, we could not demonstrate any changes in vascular structure and functions measured by carotid intima-media thickness and pulse wave velocity. Our results do not support accelerated atherosclerosis in IBS population.

9.Circulating matrix metalloproteinases and tissue inhibitors of metalloproteinases levels in pediatric patients with congenital heart disease: Relationship to cardiac functions
Zübeyir Kılıç, Birsen Uçar, Gökmen Özdemir, Ömer Çolak, Cengiz Bal, Türkan Ertuğrul
PMID: 25233500  doi: 10.5152/akd.2014.4950  Pages 531 - 541
Amaç: Kardiyovasküler hastalıkların gelişiminde, matrix metalloproteinazlar ve bunların spesifik doku inhibitörlerinin etkileri üzerinde durulmaktadır. Çalışmamızın amacı, dört alt grupta incelenen konjenital kalp hastalıklı olgularda matrix metalloproteinaz-2 ve 9, matrix metalloproteinaz doku inhibitörü-1 ve 2 düzeylerini saptayarak; bu gruplardaki patofizyolojik süreç ile ilişkisini göstermekti. Yöntemler: Seksen yedi konjenital kalp hastalıklı ve 47 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Konjenital kalp hastalığı olan olgular 4 alt gruba ayrıldı: 14 hastada sağ ventrikül volüm yüklenmesi, 30 hastada sol ventrikül volüm yüklenmesi, 19 hastada soldan sağa şanta bağlı gelişen pulmoner hipertansiyon ve 24 hastada siyanotik konjenital kalp hastalığı mevcuttu. Matrix metalloproteinazlar ve bunların doku inhibitörlerinin kardiyak yapı ve fonksiyonlarla ilişkisini değerlendirmek için tüm hastaların tam kan sayımı değerleri, arteriyel oksijen satürasyonu, doku Doppler dahil detaylı ekokardiyografik incelemesi ve kalp kateterizasyonu yapılan hastaların hemodinamik verileri kaydedildi. Matrix metalloproteinazların ve doku inhibitörlerinin düzeyleri, serumda ELISA yöntemiyle çalışıldı. İstatistiksel değerlendirme için SPSS 16.0 programı kullanılırken; normal dağılım gösteren parametreler t-testi ve ANOVA testi, normal dağılım göstermeyen parametreler ise Mann-Whitney U testi ve Kruskal-Wallis testi ile karşılaştırıldı. Bulgular: Soldan-sağa şanta sekonder gelişen pulmoner hipertansiyonlu hastalarda, pulmoner hipertansiyon gelişmemiş hastalar ve kontrollere göre matrix metalloproteinaz-1 doku inhibitörü seviyeleri belirgin yüksek saptandı (p<0,01). Siyanotik konjenital kalp hastalıklı ve sol veya sağ ventrikül volüm yüklenmesi olan olgularda da matrix metalloproteinazlar ve doku inhibitörleri düzeylerinde kontrollere göre bazı farklılıklar gözlenmekle birlikte istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç: Bulgularımız, konjenital kalp hastalığı olan, özellikle pulmoner hipertansiyonun geliştiği soldan sağa şantlı çocuklarda matrix metalloproteinazların ve doku inhibitörlerinin kardiyak dokunun yeniden şekillenmesindeki muhtemel rolünü desteklemektedir.
Objective: The pathological effects of matrix metalloproteinases and their tissue inhibitors in cardiovascular diseases are of considerable interest. In our study, we aimed to determine and evaluate the potential significance of circulating matrix metalloproteinases-2 and 9, tissue inhibitors of matrix metalloproteinases-1 and 2 levels in four patient subgroup of pediatric cardiology field and expose pathophysiologic differences between these groups. Methods: Eighty-seven patients with the diagnosis of congenital heart disease and 47 healthy controls were enrolled in the study. The study group was stratified to 4 subgroups; 14 patients with right ventricular volume overload, 30 patients with left ventricular volume overload, 19 patients with left to right shunt who developed pulmonary hypertension and 24 patients with cyanotic congenital heart disease. For evaluation of the relationships between serum matrix metalloproteinases and their tissue inhibitors levels with cardiac structures and functions; complete blood count, arterial oxygen saturation, detailed echocardiographic measurements (including tissue Doppler) in all patients and hemodynamic parameters of the patients who went to cardiac catheterization were recorded. Serum matrix metalloproteinase levels were determined by ELISA test. Statistical evaluations were performed with SPSS 16.0. For parameters showing normal distribution, comparisons were made with t-test and ANOVA test. However, for parameters without normal distribution, groups were compared with Mann-Whitney U test and Kruskal-Wallis test. Results: We demonstrated that serum tissue inhibitors of matrix metalloproteinases-1 levels of patients with pulmonary hypertension secondary to congenital heart diseases were significantly higher than the patients with left to right shunt without pulmonary hypertension and controls (p<0.01). Although serum matrix metalloproteinases and their tissue inhibitors levels in patients with cyanotic congenital heart diseases and patients with right or left ventricular volume overload were found to be altered when compared with controls but not significant. Conclusion: Our data may suggest the possible role of matrix metalloproteinases and their tissue inhibitors on myocardial remodeling in congenital heart defects and especially in patients who developed pulmonary hypertension.

10.Long-term patency of autogenous saphenous veins vs. PTFE interposition graft for prosthetic hemodialysis access
Alper Uzun, Adem İlkay Diken, Adnan Yalçınkaya, Onur Hanedan, Ömer Faruk Çiçek, Gökhan Lafçı, Garip Altıntaş, Kerim Çağlı
PMID: 25233501  doi: 10.5152/akd.2014.4910  Pages 542 - 546
Amaç: Basit radiyosefalik veya brakiyosefalik arteriyovenöz fistül oluşturulması için yüzeysel venöz sistemin yeterli olmadığı durumlarda prostetik damar yolu kullanılması başvurulacak diğer bir yöntemdir. Yöntemler: Bu makalede prostetik hemodiyaliz damar yolu oluşturulması için safen veni (SVI Grup, n=29) veya PTFE grefti (PTFE Grup, n=25) kullanılan 54 hastaya dair prospektif bir kohortun sonuçları bildirilmektedir. Preoperatif dönemde tüm hastalar renkli Doppler ultrasonografiyle değerlendirilmiş ve hastaların yüzeysel venöz sistemi basit radiyal/brakiyal arter – sefalik ven anastomozu açısından yetersiz bulunmuştur. Takipler 6 aylık periyotlarda yapılmıştır. Açık kalma oranları Kaplan Meier analizi ile hesaplanmış ve Log Rank testi ile karşılaştırılmıştır. Bulgular: Hemodiyaliz damar yolu tıkanıklığı safen ven interpozisyonu (SVI) grubundaki 29 hastanın 5’inde (%17,2), PTFE grubundaki 25 hastanın 13’ünde (%52) görüldü. SVI grubunda primer açık kalım oranı 12. ayda %93 ve 24.ayda %82 iken bu oran PTFE grubunda sırasıyla %88 ve %56 olarak bulundu. Kaplan-Meier yöntemiyle hesaplanan ortalama primer sağkalım süresi SVI grubunda PTFE grubuna kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksekti (33,03±1,32 aya kıyasla 28,16±1,91 ay, Log Rank ki-kare değeri: 7,01, df: 1, p=0.008). Sekonder açık kalım oranı ise SVI grubu için 12. ayda %96, 24. ayda %93 iken PTFE grubunda yine sırasıyla %96 ve %84 olarak hesaplandı. Kaplan-Meier yöntemiyle hesaplanan ortalama sekonder sağ kalım süresi SVI grubunda PTFE grubuna kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksekti (34,27±0,95 aya kıyasla 31,16±1,40 ay, Log Rank ki-kare değeri: 7,33, df: 1, p=0,007). Sonuç: Prostetik hemodiyaliz damar yolu olarak otolog safen ven daha yüksek primer ve sekonder açıklık oranlarıyla, daha düşük komplikasyon oranı ve maliyeti ile PTFE greftlere tercih edilebilir.
Objective: Prosthetic vascular access is the other choice when the superficial venous system is inadequate to perform a simple radio-cephalic and brachio-cephalic fistula. Methods: This paper reports the outcomes of a prospective cohort study of 54 patients who underwent either saphenous vein (SVI Group, n=29) or PTFE graft (PTFE Group, n=25) interposition surgery for prosthetic hemodialysis access. All patients were evaluated via color Doppler ultrasonography during preoperative course and superficial venous systems of these patients were found inadequate to perform simple radial/brachial artery-cephalic vein anastomosis. Follow-up was performed for every 6-months period. Kaplan-Meier analysis and Log Rank test was used for estimation and comparison of the patency. Results: In SVI group access failure was observed in 5 of 29 patients (17.2%). In PTFE group, access failure was observed in 13 of the 25 patients (52%). Primary patency rate was 93% in 12th month and 82% in 24th month in SVI group while it was 88% in 12th month and 56% in 24th month in PTFE group. According to the Kaplan-Meier method, mean time of primary patency was significantly higher in SVI group when compared to PTFE group (33.03±1.32 months vs. 28.16±1.91 months, Log Rank chi-square value: 7.01, df: 1, p=0.008). Secondary patency rate was 96% in 12th month and 93% in 24th month for SVI group while 96% in 12th month and 84% in 24th month for PTFE group. According to the Kaplan-Meier method, mean time of secondary patency was significantly higher in SVI group when compared to PTFE group (34.27±0.95 months vs. 31.16±1.40 months, Log Rank chi-square value: 7.33, df: 1, p=0.007). Conclusion: Autologous saphenous vein can be preferably chosen as a prosthetic hemodialysis access graft due its higher primary and secondary patency, lower complication rate and cost when compared with PTFE grafts.

PUBLICATION ETHICS
11.Manuscript withdrawal and its possible consequences
F. Suna Kıraç
PMID: 25233502  doi: 10.5152/akd.2014.1596349  Pages 547 - 548
Abstract | Full Text PDF

CASE REPORT
12.Left atrial spontaneous echo contrast and thrombus formation at septal puncture during percutaneous mitral valve repair with the MitraClip system of severe mitral regurgitation: a report of two cases
Mehmet Bilge, Ayşe Saatcı Yaşar, Sina Ali, Recai Alemdar
PMID: 24889775  doi: 10.5152/akd.2014.5355  Pages 549 - 550
Abstract | Full Text PDF

13.Cryoablation of an anteroseptal accessory pathway through the jugular and subclavian veins in a patient with interruption of the inferior vena cava and azygos continuation
Basri Amasyalı, Taner Şen, Ayhan Kılıç
PMID: 25233503  doi: 10.5152/akd.2014.5512  Pages 550 - 553
Abstract | Full Text PDF

14.A rare cause of circulatory shock
Cihan Altın, Arzu İzmir, Sevda Osmanoğlu, Esin Gezmiş, Afşin Sağduyu
PMID: 25233504  doi: 10.5152/akd.2014.5581  Pages 553 - 554
Abstract | Full Text PDF

15.Successful elimination of a Mahaim pathway using an 8 mm tip cryoablation catheter in a child
Neslihan Kıplapınar, Celal Akdeniz, Yakup Ergül, Volkan Tuzcu
PMID: 25233505  doi: 10.5152/akd.2014.5291  Pages 554 - 556
Abstract | Full Text PDF

16.Near zero fluoroscopy radiation exposure during successful catheter ablation of atrial tachycardia from the non-coronary aortic cusp using 3-dimentional electroanatomic mapping system
Ekrem Güler, Oğuz Karaca, Filiz Kızılırmak, Gamze Babür Güler, Fethi Kılıçaslan
PMID: 25233506  doi: 10.5152/akd.2014.5507  Pages 556 - 557
Abstract | Full Text PDF

LETTER TO THE EDITOR
17.Unusual evolution of bulb-shaped echoluscent-structured nonobstructive prosthetic valve thrombosis under thrombolytic therapy
Mustafa Ozan Gürsoy, Mehmet Özkan
PMID: 25233507  doi: 10.5152/akd.2014.5670  Pages 558 - 559
Abstract | Full Text PDF

18.Fibrinolytic therapy in prosthetic valve thrombosis
Fidel Manuel Caceres-Loriga
PMID: 25233508  doi: 10.5152/akd.2014.5632  Pages 559 - 560
Abstract | Full Text PDF

19.Relation between ABO blood groups and coronary lesion complexity in stable coronary artery disease
Ahmet Göktuğ Ertem, Cemal Köseoğlu, Cenk Sarı, Telat Keleş, Tahir Durmaz, Engin Bozkurt
PMID: 25233509  doi: 10.5152/akd.2014.5603  Pages 560 - 561
Abstract | Full Text PDF

20.Relation of ABO blood groups to coronary lesion complexity in patients with stable coronary artery disease
Damir Fabijanic, Vedran Carevic, Svjetlana Karabuva, Mislav Radic
PMID: 25233510  doi: 10.5152/akd.2014.5488  Pages 561 - 562
Abstract | Full Text PDF

21.Strict patient selection for renal sympathetic denervation may yield to more favorable results
Ahmet Karabulut
PMID: 25233511  doi: 10.5152/akd.2014.5638  Pages 562 - 564
Abstract | Full Text PDF

22.Internal mammary artery as a graft in obese patients
Yüksel Beşir, Orhan Gökalp, Börteçin Eygi, Ali Gürbüz
PMID: 25233512  doi: 10.5152/akd.2014.5651  Page 564
Abstract | Full Text PDF

23.Transcatheter closure of antegrade pulmonary blood flow with Amplatzer muscular VSD occluder after Fontan operation
Tevfik Karagöz, Mustafa Gülgün, Metin Demircin, Hayrettin Hakan Aykan, Alper Akın
PMID: 25233513  doi: 10.5152/akd.2014.5560  Page 565
Abstract | Full Text PDF

MISCELLANEOUS
24.The impressions on the 11th International Scientific Summer School 2014 in Enez, Turkey
Alpay Arıbaş, Aleksei Savelev
PMID: 25233514  doi: 10.5152/akd.2014.41526378  Pages 566 - 569
Abstract | Full Text PDF

25.Thinking outside the bowl: The recruitment of systemic-to-pulmonary collaterals in chronic and severe pulmonary hypertension as an adaptive mechanism
Cihangir Kaymaz
PMID: 25233515  doi: 10.5152/akd.2014.524625  Pages 570 - 572
Abstract | Full Text PDF

E-PAGE ORIGINAL IMAGES
26.Successful radiofrequency catheter ablation of two distinct ventricular tachycardias in a patient with three idiopathic left ventricular saccular aneurysms
Basri Amasyalı, Ersel Onrat
PMID: 25233516  doi: 10.5152/akd.2014.5575  Page E16
Abstract | Full Text PDF



 
 
KARE Publishing | Copyright © 2019 Turkish Society of Cardiology